Hoşgeldiniz Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya kayıt olun.

Son İletiler

Sayfa: 1 ... 8 9 [10]
91
EVRİM DÜŞÜNCESİNDE CİNSİYET / EŞEYLİ  ÜREME  VE BUNA KARŞI KUR’AN AYETLERİNDEN İŞARETLER

(Leyl: 3)        :Erkeği ve dişiyi yaratana yemin ederim ki,            
(Kıyame:39)    :Ondan da iki eşi, yani erkek ve dişiyi var etmişti.       
(Zuhruf: 12)   :Bütün çiftleri O yaratmıştır.                  
(Zariyat:49)   :Her şeyden de çift çift yarattık ki, düşünüp öğüt alasınız 
(Nebe: 8)      :Sizi çifter çifter yarattık.                   
(Hucurat:13)  :Ey insanlar! biz sizi bir erkekle bir dişiden  yarattık.
(Necm: 45)    :Muhakkak ki erkek ve dişi olan iki çifti O yarattı.
 
Evrim teorisine göre tüm canlılar tek bir ortak atadan evrimleşerek ortaya çıkmışlardır. Yani bir tek hücre cansız maddelerden evrimleşme yolu ile ortaya çıkmış ve bundan sonra ortaya çıkacak canlıların ortak evrimsel atası olmuştur. Bu ilk canlı da ancak eşeysiz üreme yani bölünerek çoğalma yoluyla üremiştir. Başlangıçta sadece bölünerek çoğalma yani eşeysiz üreme vardır. Eşeyli üreme ise evrimin sonraki aşamalarında ortaya çıkmıştır. İşte bu eşeysiz üremeden eşeyli üremeye geçiş, diğer bir deyişle cinsiyetlerin ortaya çıkışına dair evrim teorisinin herhangi bir fosil kaydına yani somut ve bilimsel kanıta dayanan bir açıklaması yoktur. Sadece çok genel ve yetersiz tahminlerle açıklama yapılmaya çalışılmıştır.

Evrimcilerim varsaydığı evrimsel süreci, diğer bir deyişle canlılığın tarihini, bir film gibi kabul edersek ve bu filmi geriye sararak izlersek, bugün yeryüzünde yaşayan tüm eşeyli üreyen yani cinsiyetlere sahip canlıların, eşeyli üremeye ve dolayısıyla da erkek ve dişi olarak cinsiyetlere ayrıldığı dönemin temsil edileceği bir noktaya mutlaka gelmeliyiz. Bu noktadan bir adım öncesi ise eşeysiz üreme yani bölünerek çoğalma olmalıdır ya da biraz uç bir düşünce olarak hermafroditlik yani çift cinsiyetlilik olabilir.

Geçmişini izlediğimiz canlının insan olduğunu farz edelim. Bütün memeli ya da yumurtayla üreyen hayvanlar için de bu durum geçerli olacaktır. İnsanın evrimsel atası olarak kabul edeceğimiz bu canlının bölünerek çoğaldığını düşünelim. Öyle bir noktaya geliniyor ki, bu canlı yine bölünüyor, ama bu kez atası olan canlının genetik kopyası olarak değil de erkek ve dişi olarak kabul edebileceğimiz iki farklı cins halinde bölünüyor. Biri erkek cinse ait özellikleri, diğeri ise dişiye ait özellikleri taşıyor. Bu özellikler çok basit yapıda değişimler olmamalıdır. Çünkü bu değişimler bu canlıların daha sonra üremeleri için gerekli organları meydana getirmelidir. Bunların içine basit anlamıyla cinsel organların yanı sıra üreme hücreleri diyebileceğimiz sperm ve yumurta gibi hücrelerin de vücutta oluşmasını sağlayacak organların ve sistemlerin bulunmasını gerektirecektir. Ayrıca hamilelik ve doğum için gerekli olan rahim gibi organların da bulunması gerekecektir. Üstelik bunların hiçbirini kendilerinin atası olan canlıdan genetik bir miras devralarak kendisine sağlayamayacaktır. Çünkü bölünme yoluyla kendilerinin ortaya çıktığı atalarında böyle bir genetik bilgi mevcut değildir. Böyle birçok gelişmiş organ ve sistemlere sahip olabilen bir canlının bölünen ataları da çok basit canlılar olmamalıdır. Öyle tek hücreli ve ya çok hücreli basit canlılar diyebileceğimiz canlılar olamaz. Bu yüzden bunların herhangi birinin fosil kayıtlarına mutlaka rastlanmalıdır. Günümüzde yaşayan canlıların çok büyük bir bölümünün eşeyli üremeyle ürediğini ve türler olarak bunların sayısını en az on binlerle ifade edilebileceğini göz önüne alırsak, eşeyli üremeye geçişten hemen bir adım önceki bu hallerinin fosil kayıtlarına mutlaka rastlanması gerekliliğini daha net bir şekilde anlayabiliriz. Ancak evrimle ilgili araştırmalarda bu konuda aydınlatıcı olabilecek bir fosil kaydından bahsedildiğine rastlanmamıştır.

Diyelim ki, bu canlılar çok daha basit bir yapıdayken hatta tek hücrelilik aşamasında bölünerek mutasyonlar gibi varsayılan evrimsel süreçlerin etkisiyle iki farklı cinsiyete ayrıldı. Bu canlılar daha sonra da ataları gibi bölünerek çoğalmaya devam ettiler. Yani erkek, erkek olarak; dişi de dişi olarak farklı özelliklere sahip canlılar halinde bölünerek çoğalmaya devam ettiler. Bunlar başlangıçta çok basit yapılı canlılar olacağı için bugün bildiğimiz anlamda üreme organları ve sistemleri henüz oluşmamış olacaktır. Fakat her bir cins kendine özgü ve rastlantısal olarak gelişen evrimsel süreç ve mutasyonlar gibi etkenlerle evrim geçirerek değişime uğruyorlar. Daha sonra bunlar üreme organları ve sistemlerini oluşturacak bir hale gelince eşeyli üreme yapmak üzere bir araya geliyorlar ve kalıtsal özelliklerini taşıyabilecek yavru ya da yavrular oluşturuyorlar. Daha önce de bahsettiğimiz gibi, her biri kendine özgü ve rastlantısal süreç ve koşullardan geçerek evrimleşen bu iki cins canlı, nasıl olup da tam da birbirlerine uygun üreme organlarına ve sistemlerine sahip olacak şekilde gelişebiliyorlar. Hatta bunların anatomi olarak aynı tür canlı olarak gelişmesi bile mucize olarak kabul edilebilir. Örneğin, erkek ve dişi kedinin tek hücrelilikten yola çıkarak, kedi anatomisine sahip birer canlı olarak gelişmesi gibi.

Bunların da dışında uç bir olasılık olarak örneğin insanın hermafrodit yani çift cinsiyetli bir özelliğe sahip olduğu bir dönemin olduğunu ve bu dönemde kendi kendisiyle çiftleşerek yani eşeyli üreme yaptığını var sayalım. O zaman da yine bu şekilde çok sayıda hermafrodit insan ya da onun evrimsel atası sayılan canlının fosil kayıtlarının bulunması gerekirdi.

Bunların yanında eşeyli üremeyi harekete geçiren hormonların ortaya çıkışı da önemli bir sorundur. Çünkü bu hormonlarla ilgili olarak,  eşeyli üremeye başlayan ilk canlılar evrimsel atalarından genetik bir bilgi devralmamışlardır. Zaten bu atalarda eşeyli üremeyi harekete geçiren hormonlar bulunmamaktadır ve bunlara ihtiyaç duymadan eşeysiz olarak üremektedirler.
   
‘’Canlıların çeşitliliğinde bugün her tarafta izlerini gördüğümüz, büyük olasılıkla Kambriyen öncesi dönemde meydana gelen patlamayı doğuran şey, eşeyli üremenin meydana gelişidir. Eşeyli üreme nasıl ortaya çıktı? Anlamlı bir proteini meydana getiren bir gen, ilk atadan bölünme sırasında parçalanarak bir parçası bir yavruya, diğeri de öbür yavruya verilmiş olabilir. Bu protein yaşamsal öneme sahipse, ancak iki birey bir araya gelerek işlevsel döllerin oluşmasını sağlayabilir. Bu, bireylerden belirli bir genomu alana (+), verene de (-) diyerek ilk dişi ve erkeğin ayrımının temelini oluşturulmuş olabilir. Daha sonra eşeysel seçilimle, özellikle çok hücreli canlılarda, ikincil eşeysel özellikler ortaya çıkmıştır’’. 
Ali Demirsoy Prof. Dr. H.Ü.Biyoloji Bölümü

Yukarıdaki alıntıda eşeyli üremeye geçiş konusunda, kanıtlanmış bilimsel verilere değil, tamamen kişisel çıkarımlara dayalı tahminlere yer verildiğini görüyoruz.

‘’Çekirdekli hücre –ökaryotlar– oksijene tamamen uyum sağlamış ve çok az bir değişim göstermiştir. Bu devrimci yeni yaşam formunun ortaya çıkışı gelişmiş eşeyli üremeyi mümkün kılmış ve bu üreme biçimi de evrimin hızını arttırmıştır. Prokaryotlar, bakteriler ve mavi-yeşil alglerden (bunlar fotosentez sayesinde oksijen üretirler) oluşan iki grup organizmayı içerirken, ökaryotlar bütün yeşil bitkileri, bütün hayvanları ve mantarları içerirler. Eşeyli üreme bir başka nitel sıçramayı temsil eder.

Ökaryot veya çekirdekli hücrenin ortaya çıkışı 1,5 milyar yıl önce biyolojik bir devrim yaratmıştır. Eşeysiz tomurcuklanma ve bölünmeden eşeyli üreme çıktı. Böylesi bir ilerleme, iki bireyin kalıtım malzemesinin karışımını sağladı, böylece artık yavrular ebeveynlerden farklı olacaktı. Bu durum çeşitliliği doğurdu, artık bu çeşitlilik üzerinde doğal seleksiyon işleyebilirdi. Her hayvan ve bitki hücresinde DNA, çekirdek içindeki kromozom çiftleri olarak düzenlenir. Bu kromozomlar bireysel özellikleri belirleyen genleri taşırlar. Oluşan yavru, ebeveynlerin özelliklerini kendinde birleştirirken aslında yine de onlardan farklılık gösterir. Eşeyli üremenin kökeni, öyle görünüyor ki birbirini yutan ilkel organizmalarla bağlantılıdır. İki bireyin genetik malzemesi iki kromozom takımına sahip bir organizma üreterek kaynaşıyordu. Ardından daha büyük olan organizma doğru miktardaki kromozoma sahip iki parçaya bölünür. Tek ve çift kromozomlar bir dönem vardı, fakat zamanla çift kromozoma sahip olma durumu tüm bitki ve hayvanların normal varoluş tarzı haline geldi. Bu da çok hücreli organizmaların evriminin temelini oluşturdu.   
 http://www.sonsuz.us/?q=node/1062

Yukarıdaki alıntıda dikkat edilmesi gereken ilk husus, eşeyli üremenin “evrim açısından nitel bir sıçramayı” temsil ettiğinin belirtilmesidir. Evrimin doğasında olması gereken aşamalı ve zamana yayılan değişimlerin, eşeyli üremeye geçiş konusunda işlememesi veya daha doğrusu, bu geçişi açıklamada yetersiz kalışı, böyle bir “sıçrama” nitelemesini zorunlu hale getirmiştir. Evrimin, evrimsel süreçlerle mantıklı bir şekilde açıklayamadığı konularda, en az “yaratılış” kadar doğaüstü ve metafizik sayılabilecek “nitel sıçrama” kavramına sarıldığını görüyoruz. Sağlam bilimsel ve mantıksal temellere dayanmayan bu “nitel sıçrama” kavramının, sınırlarının ne olacağı da belirsizdir. Nitel sıçramalarla neler oluşabileceği, ne gibi değişimler ve oluşumların mümkün olabileceği tamamen hayal gücü ile sınırlanabilen çıkarımlara açık konulardır. Bu konuda çarpıcı bir örnek vermek gerekirse; içinde insan vücudunu oluşturan elementlerin ve bileşiklerin bulunduğu çamur yığınlarından bir insanın birden bire ortaya çıkıvermesi de bir “nitel sıçrama”nın gerçekleşmesi olarak görülebilir. Bu durumda yaratılış fikrinden daha bilimsel sayılabilecek bir temele dayanılamadığının kabulü gerekir. Aslında yaratılış fikri daha akılcıdır çünkü en azından üstün bir ilme ve güce sahip yaratıcıya dayandırılmaktadır.

Yukarıdaki alıntıda dikkat çekilmesi gereken diğer bir konu daha vardır. Eşeyli üremenin kökeninin, “birbirini yutan ilkel organizmalara” bağlanması da bilimsel ve mantıksal açıdan “nitel sıçrama” açıklamasından daha sağlam değildir. Bir kere birbirini yutan organizmaların varlığı ve bu yutma olayından sonra yutulan organizmanın bütün genetik malzemesini taşıyan kromozomlarıyla birlikte, sindirilerek tamamen yok olmadığının, varsayımlarla değil, bilimsel kanıtlarla ortaya konulması gereklidir.
 
Daha farklı bir açıdan olaya bakalım: Eşeyli üreme için birbirine uyumlu sperm ve yumurta hücrelerine ve bunların bir araya gelerek döllenme olayını gerçekleştirmelerine ihtiyaç vardır. Şimdi, belli bir canlının, örneğin insanın üremesini sağlayan sperm ve yumurta birleşmesinin yeryüzünde ilk kez gerçekleştiği zamana geri dönelim. Varsayılan evrimsel süreçte her şeyin bir ilki olacağına göre, insanda sperm ve yumurta döllenmesi olayının da bir ilki mutlaka olmalıdır. Böyle bir ilkin gerçekleşmesi için bahsettiğimiz özel hücreler olan sperm ve yumurtanın kendilerini üreten bir beden olmaksızın kendiliğinden evrimleşerek var olabilmesi ya da kendilerini üreten bir bedenden kaynaklanmaları gerekir. Kendilerini üreten bedenler olmadan sperm ve yumurtanın gelişmesi ve hatta yepyeni bir canlı oluşturacak şekilde mucizevî bir uyum ortaya koyarak birleşmeleri tamamen hayalî bir fikir olabilir. O zaman bu ihtimalin alternatifi olabilecek bir diğer fikri değerlendirmek gerekecektir. İlk döllenmeden önce insan, erkek ve dişi olarak gelişmiş, fakat eşeyli üremeyle değil, bölünerek çoğalma yoluyla üremiş olabilir. Yani erkek insan ve dişi insan olmak üzere veya bunların günümüz insanına çok da benzemeyen evrimsel ataları şeklinde iki farklı canlı türü bulunmalıdır. Bunlar da mucizevî bir şekilde birbirine tam bir uyum sergileyen eşey hücrelerini yani sperm ve yumurtaları hiçbir genetik miras olmaksızın üretmiş olmalıdırlar. Bu da yetmez, tesadüfen birbirine tam uyumlu olarak evrimleşip gelişmiş cinsel organlar vasıtasıyla ilk cinsel birleşmeyi de gerçekleştirmiş olmalıdırlar. Dahası, hamilelik ve doğum için gerekli organ ve sistemler önceden bir şekilde tam da olması gerektiği gibi gelişmiş olması gerekir.

Daha önce de bahsettiğim uç bir düşünce olarak burada da başlangıçta hermafroditlik ihtimalini değerlendirecek olursak, bu sefer de böyle bir insan ya da onun evrimsel atası sayılabilecek canlının fosil kayıtları bulunması gerekliliği, çözülmesi güç bir sorun olarak karşımıza çıkar.

 
Miller-Urey Deneyi ve Canlılığın Cansız Maddelerden Kendiliğinden Oluştuğu İddiası

“Miller-Urey Deneyi kimyasal evrimin oluşumunu denemek üzere, dünyanın ilk zamanlarında var olduğu öngörülen koşulların benzetim yöntemiyle oluşturulduğu bir deneydi. Bu deney, özellikle Aleksandr Ivanovich Oparin ve J.B.S. Haldane'in, ilkel dünya üzerindeki koşullarda var olan inorganik öncüllerinin kimyasal tepkimeler yoluyla organik bileşikleri sentezlediği hipotezini sınamak içindi. Abiyogenez konusunda klasik bir deney olduğu kabul edilen bu deney, 1953 yılında Stanley Lloyd Miller ve Harold Urey tarafından Şikago Üniversitesi'nde yapılmıştı

Deney, su (H2O), metan (CH4), amonyak (NH3), hidrojen (H2) ve karbon monoksit (CO) ile yapılmıştır. Bu kimyasallar, steril cam tüp ve kaplar dizgesi içinde, dış ortamdan yalıtılmış olarak bulunuyordu. Bir cam kap yarısına kadar sıvı haldeki su ile doluydu, diğer bir cam kapta ise bir çift elektrot vardı. Su ısıtılarak buharlaşma sağlanmıştı, elektrotlar arasında ise kıvılcımlar çakması sağlanarak dünyanın atmosferindeki yıldırımların ve su buharının benzetimini sağlanmıştı. …

Bir haftalık sürekli bir işlemin ardından Miller ve Urey sistemin içindeki karbonun en az %10-15 kadar bir kısmının organik bileşik oluşturduğunu gözlemlemişlerdi. Karbonun yüzde iki kadar bir kısmının da, canlıların hücrelerini oluşturan proteinlerin oluşumunda kullanılan amino asitleri, bol olarak da glisinin oluşturduğunu görmüşlerdi. …”
http://tr.wikipedia.org/wiki/Miller-Urey_Deneyi

Yukarıdaki bilgilerde bahsedilen deneyin sonuçları tartışmalı olduğu gibi, deney düzeneğinde ilkel atmosfer koşullarının uygulanıp uygulanmadığı konusunda da tartışmalar vardır. Ancak biz bu tartışmaları bir yana bırakıp, deneyin ve sonuçlarının doğru olduğunu kabul edelim.

Mademki evrimcilere göre bu deneyin sonuçları,  yani cansız maddelerden organik bileşikler olan amino asit vb. oluşması evrimin tartışmasız bir kanıtını oluşturabiliyor, neden bu deneyden itibaren 50 yıldan fazla zaman geçtiği halde 21.yüzyılın bilim ve teknoloji düzeyi ile ve uygun hale getirilmiş laboratuar koşullarında tamamen cansız varlıklardan tek bir tane ve sadece tek hücreli olsun (bakteri, virüs gibi) bir canlı oluşturulamıyor? Öyle ya, yukarıdaki bilgilerde sadece bir hafta gibi canlılığın oluşum süreci için çok kısa sayılabilecek bir zamanda, canlılığın evrimle oluştuğunun kesin göstergesi saydıkları organik bileşiklerin sentezlenmesi olayı gerçekleşebiliyorsa ve bunlar canlılığın temel yapı taşlarıysa, aylarca ve hatta yıllarca kesintisiz sürdürülebilecek benzeri bir deneyle bir tane de olsa sadece tek hücreli bir canlı oluşabilmelidir değil mi? Acaba evrimi savunanlar neden böyle bir sonuç ortaya koyabilecek bir çalışmayı gerçekleştirip yüzyıllardır süren evrim tartışmalarına bir nokta koyuver(e)miyorlar?

Geçmiş yıllarda ilk yapay canlının üretildiği yolunda medyada haberler çıkmışsa da, bu sadece zaten var olan bir bakteri türünün genleriyle oynanarak ya da kromozomları değiştirilerek, yani tesadüfe yer bırakmaksızın bilinçli ve zekice müdahalelerde bulunarak, başka özelliklere sahip bir bakteri türünün ortaya çıkarılmasından ibarettir. Bu konuyla ilgili olarak çok daha yeni sayılabilecek (Mayıs 2010) bir çalışmada ise başka bir mikrobun genetik haritası kullanılarak elde edilen yapay kromozom laboratuarda bir bakteriye nakledilmiş, yapay DNA’lı hücre çoğaltılarak kullanılan bakteriden farklı bir bakteri türü oluşturulmuştur. Ancak bunlar yukarıda da bahsedildiği gibi bilim ve teknolojinin ulaştığı son imkânlar seferber edilerek ve son derece bilinçli müdahalelerle olabilmiştir. Bu açıdan yapay canlı üretmeye yönelik bu çalışmalar ve hatta bunların başarıya ulaşması, Kuran’ı ve yaratılışı çürütmek bir yana, ayetlerle birebir örtüşerek, bir bakıma doğruladığı da iddia edilebilir. Zira aynen ayetlerde belirtildiği Allah’ın yarattığı DNA ve bakteri gibi canlılar değiştirilerek yeni ve farklı türler oluşturulmaya çalışılmaktadır. Zaten Kuran-ı Kerim’de “Allah’ın yarattığının değiştirileceği” bilgisi 1400 yıl öncesinden haber verilmiştir. (bkz. 4:118 ve 119. ayetler.)



İNSANLIK TARİHİNDEKİ EN BÜYÜK BİLİMSEL İLLÜZYON
(EVRİM)

İllüzyon sanatı, izleyenlerin dikkatini başka noktalara çekerek, asıl olayın fark edilmemesini sağlamaya dayanır. Evrimciler de, canlıların, özellikle de insanın biyolojik geçmişinde bazı sanal aşamaların varlığına yönelik, kendilerince belirlenmiş noktalara dikkat çekerek, asıl olayın yani yaratılışın fark edilmemesini sağlamaya çalışırlar. Şimdi bunun nasıl ve ne şekilde gerçekleştirildiğini inceleyelim:

Evrimciler insanın evrimiyle ilgili olarak, bugün yaşayan maymun türleriyle aynı ortak atadan geldiğimizi iddia ederler. Genel olarak “primat” adıyla bilinen canlılar grubunun, insanın da evrimsel ataları olduğu kabul edilir. Daha da geriye giderek en uzak evrimsel ata olarak “ağaç sivrifaresi” adıyla bilinen bir canlı gösterilmektedir. Ancak bu görüş bütün antropologlarca kabul edilmemektedir. Yani bilinen en uzak evrimsel atalarımız hakkında da bir görüş birliği yoktur. (Kaynak: Vikipedi-İnsan Türünün Evrimi)
http://tr.wikipedia.org/wiki/%C4%B0nsan_t%C3%BCr%C3%BCn%C3%BCn_evrimi)

Daha sonraki aşamalar için ise primat olarak adlandırılan canlı grubundan insana benzerliğiyle dikkat çeken bazı türler insanın daha yakın evrimsel ataları olarak gösterilir.

“Homininae: 6 milyon yıl önce günümüzün goril şempanze cinslerini oluşturan atalar ayrıldığı varsayılmaktadır            
Gorillini: Unassigned Homininae                   
Hominini – insan türüne giden yol olarak kabul edilmekte    
Hominina: 4,5 milyon yıl önce iki ayağının üzerinde duran hominianlar ortaya çıkmıştır.                         
Ardipithecus, Australopithecus – Yakın hayvan atalarımızın kuzeni olduğu varsayılıyor.                     
Kenyanthropus, Orrorin, Paranthropus, Sahelanthropus, Ramapithecus – Yakın hayvan atamız olduğu ve insanın bilinen en eski soyu ve ilk homo türlerinin ortak atası olduğu varsayılıyor.
Homo: Homo cinsi 3 milyon yıl önce hominianlardan ayrıldığı varsayılıyor
Homo antecessor, Homo cepranensis Homo erectus – Homo habilisten türemiş uzak insan atası olduğu varsayılıyor                  
Homo ergaster, Homo floresiensis, Homo georgicus,
Homo habilis – Modern insanın (Homo Sapiens Sapiens), ilk uzak insan atası,             
Homo heidelbergensis, Homo neanderthalensis, Homo rhodesiensis, Homo rudolfensis,
Homo sapiens – Yakın insan olduğu varsayılıyor,
Homo sapiens sapiens -- Günümüz insanı” (Kaynak: Vikipedi)

Yukarıda bahsi geçen, insanın evrimsel ataları olduğu varsayılan canlı türlerinin hepsi bir omurgaya, gelişmiş bir sinir sistemine ve organlar sistemine sahiptir. Hepsinin bir başı, beyni, gözleri, kulakları, gelişmiş mide, akciğer, bağırsak vs. gibi iç organları ve memeli hayvanlar olarak üreme sistemleri mevcuttur.

Peki, evrimciler bu “illüzyonu” nasıl gerçekleştirirler? İnsanın evrimsel ataları olarak kabul edilen canlıların gelişmiş özelliklere nasıl ve ne şekilde ve hangi zaman aralıklarında sahip olduğunun üzerinde fazla durmazlar. Sadece bazı tahminlere dayalı açıklamalarla yetinirler. Basın yayın organlarında ise, tahminden, fanteziden ve “nitel sıçrama” gibi sınırları hiçbir şekilde belirlenemeyen mantıklı ve bilimsel açıklamalar getiremedikleri için bu konuları gündeme getirmezler. Çünkü ondan önceki aşama şüphe götürmeyecek şekilde yaratılıştır. Eşeyli üremeye geçiş gibi…  Örneğin, bugün vücudumuzda bulunan organlardan ilk olarak oluşanın ve son olarak oluşanın hangisi olduğuna dair, evrimciler tarafından kesin bilimsel kanıtlarıyla ve fosil kayıtlarıyla desteklenen ortaya konmuş bir bilgi mevcut mudur? Bu konulara hiç dikkat çekilmemeye çalışılır. Medyada çıkan evrimle ilgili haberlerde, sadece, insana benzeyen daha eski canlıların fosilleri için “İnsan Evrimindeki Kayıp Halka Bulundu” gibi sansasyona yönelik konular göz önüne getirilir. Üstelik bu tür haberler hemen hemen her yıl tekrar tekrar gündeme getirilir. Tabii bu durum, “İnsan evriminde kaç tane kayıp halka vardı? Hani geçen yıl da bulunmuştu, bu kayıp halkalar hiç bitmeyecek mi?” vs. gibi sorular akla getirmektedir.

İnsanın evrimsel ataları olduğu varsayılan tüm canlıların nasıl, ne şekilde ve hangi zaman aralıklarında (birkaç yüz milyon yıl gibi çok genel bir zaman aralığı vermeden) bugün elde edilen fosil kayıtlarında tespit edildiği haliyle sahip oldukları organ ve sistemlere sahip olduğu konusuna tekrar dönelim. Örneğin, bugün vücudumuzda on tane organ olduğunu varsayalım. Evrimcilerin varsaydığı evrimsel süreç içinde bu organların hepsinin aynı anda birden bire ortaya çıkmayacağı kabul edilmelidir. Zamanda geriye doğru gidersek, şimdi, örnek olarak on adet olduğunu kabul ettiğimiz organlardan daha az sayıda organın bulunduğu bir dönem mutlaka olmalıdır. Mesela midenin ya da kalbin bulunmadığı bir evrimsel atadan hiç bahsedilmez. Bu organların olmadığı dönemlerde bu organların bugünkü işlevlerini neyin ve nasıl gerçekleştirdiği bilimsel olarak, fosil kayıtlarıyla gösteren bilgiler mevcut mudur? Yani somut olarak, “işte, şu canlı da insanın evrimsel atasıdır ve örneğin midesi olmadan önce şu şekildedir ve şu şekilde sindirim yaparak yaşar” gibi fosil kayıtlarına dayanan bir bilimsel açıklama getirilebilmiş midir?

İşte bu konularda bilimsel açıklamalar getirilemediği ve bu haliyle insanları evrime inandırmak mümkün olamayacağı için “bilimsel illüzyon”a başvurmak ihtiyacı ortaya çıkar. Asıl olan yaratılışın fark edilmemesi için, bugünkü insan ırkından önce yaşamış ve nesli tükenmiş olan ve aynı zamanda anatomik olarak insana benzeyen primat türü canlıları günümüz insanından önceki evrimsel basamaklar olarak gösterirler. Oluşturdukları bu basamaklar, (evrim ve yaratılışı canlıların oluşumu hakkında iki ayrı senaryo olarak kabul edersek) evrim senaryosunun karşıtı olan yaratılış senaryosunu herhangi bir şekilde çürütebilen kanıtlar ortaya koyabilmekten de uzaktır. Zira Yüce Allah, bu canlıları zaman içerisinde birbirlerinden sonra ve ya aynı zamana da rastlayabilecek şekilde, fosil kayıtlarında tespit edildikleri haliyle yaratmış ve zamanı gelince de nesillerinin tükenmesini takdir etmiştir. Örneğin, bu primat türü canlıların veya insanın hep iki kollu, beş parmaktan oluşan iki elli ve iki bacaklı olmaları bazı sorular akla getirir. Neden hiç tek bacağı olan fakat ikinci bacağı henüz oluşma aşamasında yani çok küçük olan bir ara formdan bahsedilmez? Örnekleri çoğaltabiliriz. Neden evrimsel atalar olarak kabul edilen canlıların hiç birinde elde ve ayaklarda dört parmak olan ve beşinci parmağın henüz çok küçük ve oluşma aşamasında olduğu bir fosil kaydı gösterilemez? Neden hep gözler iki tanedir, gözün biri tam olarak oluşmuş iken diğer gözün henüz küçük ve oluşma aşamasında olduğu bir ara geçiş formu fosili gösterilmez? Eğer evrimcilerin varsaydığı evrimsel aşamalar ve aşamalı değişimler doğruysa bu tür eksik ya da gelişimini tamamlamamış organlara sahip çok sayıda canlının fosillerine rastlanmalıdır. Oysa evrimciler buna karşılık, ara geçiş formlarının bu şekilde olmayacağını bunun yanlış bir anlayış olduğunu savunurlar. Peki, bu tür çok sayıda ara geçiş fosiline rastlansaydı bunları evrimin bir bilimsel kanıtı olarak görmeyecekler miydi? “Ara geçiş formları böyle olmaz zaten, bunları evrime kanıt olarak görmeyin” mi diyeceklerdi? Herkes biliyor ki bu tür kanıtlara balıklama atlayıp, “işte görüyorsunuz, hala neden kabul etmemekte diretiyorsunuz?” diyeceklerdir. Üstelik bu tür ara geçiş formlarının olamayacağını hangi bilimsel veya mantıksal temele dayandırdıklarını açıklamaya bile gerek duymazlar.

Oysaki günümüzde de insan dahil birçok canlı türünde mutasyonların etkisiyle anormallik içeren doğumlar olmaktadır. Örneğin altıparmaklı el gibi durumlar sıklıkla görülebilmektedir. Ancak her ikisi de altıparmaklı insandan olan bir çiftten bile gayet normal bir ele sahip insanlar doğmaktadır. Örneğin her ikisi de cüce olan iki insandan normal boyda insanlar doğmaktadır. Taşıdıkları cücelik gibi özellikleri genetik olarak sonraki nesillere aktarmaları zorunlu değildir. Peki, mutasyonlar sonucu oluşan bu anormallikler mutlak bir şekilde sonraki nesillere aktarılsaydı evrimciler bunu evrime kanıt olarak kabul etmeyecekler miydi? Bunların mümkün olmadığı görülünce “ara geçiş formları böyle olmaz zaten” denilmekte ve bahsettiğimiz bilimsel illüzyonun gerçekleşmesi sağlanmaya çalışılmaktadır.

İnsan ile şempanze arasındaki genetik benzerlik evrimciler tarafından sıkça kullanılır. Bu benzerlik dolayısıyla şempanzenin insan türünün en yakın evrimsel akrabası olduğu kabul edilir. Bu görüş bile, evrimcilere, ilk bakışta mantıklı görüldüğünden, bu konuda illüzyon için önemli bir fırsat oluşturur. Şöyle bir düşünelim: Sizin, size çok az benzeyen örneğin yedi kardeşiniz var. Sizin yaşadığınız ülkeden ve hatta yaşadığınız kıtadan çok uzakta bir ülkede, size ikiziniz kadar benzeyen bir insan yaşıyor. Sizin de bu benzerliğe dayanarak diğer kardeşlerinizin aslında sizin kardeşleriniz olmadığını, dünyanın öbür ucundaki insanın ise mutlaka kendinizin kardeşi olduğunu iddia etmeniz ne kadar mantıklıdır? Gerçek olan, size çok az benzeyen ya da hiç benzemeyen yedi kardeşinizin de sizin gerçek kardeşleriniz olduğu, diğer size çok benzeyen kişinin ise sizinle hiçbir akrabalık bağı olmadığıdır. Sonuç olarak, eğer benzerlikler evrime kanıt olarak gösterilecekse, bu hiç de sağlam temellere dayanan bir kanıt olmayacaktır.

Evrimci anlayışa göre insan türü evrimin en yüksek zirvesini oluşturur. Özellikle insan beyninin gelişmişlik seviyesi bu anlayışın temelini oluşturan en büyük etkendir. Eğer şempanze, insanla olan genetik yakınlığı, fiziksel benzerliği ve beyinlerinin gelişmişlik düzeyi sebebiyle insanın en yakın evrimsel akrabası sayılıyorsa yine evrimci anlayıştaki başka bir mantığın hiç de sağlam temellere dayanmadığını görebiliriz. Çünkü beyinlerinin gelişmişlik düzeyi ve zekâ bakımından insandan sonra en gelişmiş ve bu yönlerden insana en yakın olan canlı türü şempanzeler değil yunuslardır.


İnsandan sonra en zeki canlı yunus,  şempanze üçe geriledi

Yunuslar insanlardan sonra en parlak beyne sahip canlı. ABD, Atlanta’daki Emory Üniversitesi’nden zoolog Lori Marino’nun yaptığı araştırmada, MR tekniğiyle yunusların beyin haritasını çıkarıldı ve primatlarınkiyle karşılaştırıldı. Şişe burunlu yunusların beynindeki serebral korteksle neokonteksin çok büyük olduğunu belirten Marino, “Yunusların birçoğunun beyni bizimkinden daha büyük ve kütle olarak insan beyninden sonra ikinci geliyor” dedi. Yunuslar uzun zamandır zekâlarıyla tanınıyor, ancak üç yaşındaki bir çocuğun zekâ seviyesine sahip olabilen şempanzelerin, yunuslardan daha zeki olduğu zannediliyordu. Son araştırmayla şempanzeler üçüncü sıraya düştü. Araştırmaya göre yunusların belirgin bir kişilikleri var, kendilerinin farkındalar ve gelecek hakkında düşünebiliyorlar. Aynı zamanda ‘kültürel’ hayvanlar olan yunusların başka yunuslardan yeni davranış biçimleri alabildikleri de açıklandı. Yunuslara insanlarla aynı statünün verilmesini isteyen uzmanlar, bu zeki hayvanların eğlence parklarında kullanılmaları ve eti için öldürülmelerinin zalimlik olduğunu söylediler.”             
Radikal Gazetesi –Ocak 2010
http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalHaberDetay&ArticleID=972771&Date=06.01.2010&CategoryID=96

Mademki evrimci anlayışa göre insanın en yakın akrabası şempanzedir, neden beyin ve zekâ yönünden de en yakını değildir. Evrimcilerin yarattığı mantık illüzyonuna göre evrimin şu andaki zirvesi insan türüdür ve ona en yakın olabilecek olan da şempanze değil midir? İnsanın maymun türleriyle ve özellikle şempanzeyle ortak atadan geldiği savının temellerinden biri genetik ve buna bağlı olarak fiziksel benzerlik değil midir? Fiziksel benzerliğin akrabalığa sağlam bir kanıt olarak kabul edilemeyeceği örneğini verdik.  Zekâ ve beyin gelişmişliği açısından insana en yakın olan canlılar yunuslar olduğuna göre neden yunuslarla insan türü arasında evrimsel akrabalıktan bahsedilmez? Evrimci anlayışa göre evrimin zirvesi insan türü ise ve ona en yakın olan canlı şempanze ise zekâ ve beyin gelişmişlik düzeyi açısından da en yakın canlının yunus değil şempanze olması gerekmez mi?

Evrimciler evrimin tüm canlıların biyolojik kökenini ve geçmişini açıkladığını veya açıklayacağını iddia ederler. Ancak bugüne kadar 21. yüzyıl bilim ve teknoloji düzeyiyle bile herhangi bir canlının kökeni ve geçirdiği biyolojik aşamalar kesin ve eksiksiz bir biçimde açıklanabilmiş değildir. Örneğin, herhangi bir memeli hayvanın “bir tek hücreden” başlayarak geçirdiği tüm aşamaların zaman çizelgesi halinde günümüzdeki haline kadar biyolojik geçmişini, ne zaman cinsiyetlere ayrıldığını, ne zaman kalp ve beyin gibi organlara sahip olduğunu, ne zaman bir sinir sistemine sahip olduğunu ve ne zaman memeli bir hayvan halini aldığını açıklayan bilgiler ortaya çıkarılabilmiş değildir. Zaten böyle evrimsel aşamalarının tümü açıklanabilen bir canlı var olsaydı bundan bugün tüm insanlığın haberdar olması ve bu canlının isminin de herkesçe ezbere biliniyor olması gerekmez mi?

Yukarıdaki açıklamaları tamamlayıcı bir düşünce deneyi tasarlayalım. Yeryüzünün derinliklerinde, insana dair hiçbir izin bulunmadığı bir zamandan,  örneğin yüz milyonlarca yıl öncesinden kalmış olduğu kesin olan ve deniz kabuklarından oluşan bir fosiller grubu keşfedilmiş olsun. Ancak, bir arada bulunan bu deniz kabuğu fosillerinin çok önemli bir özelliği bulunuyor. Bu kabuklar öyle ilginç bir şekilde dizilmişler ki, bugün için de anlamlı bir yazı oluşturmuş. Yazı aynen şöyle:  “canlılar evrimleşmiştir ve bu yazı da tıpkı canlıların evrimi gibi, hiçbir bilinçli müdahale olmaksızın tamamen rastlantısal olarak oluşmuştur.”

Şimdi şöyle bir düşünelim. Deniz kabuklarının diziliminden oluşan böyle bir yazının içerdiği yargıya, en ateşli evrim savunucuları acaba inanırlar mıydı? Böyle bir yazının gerçekten de bilinçli bir müdahale olmadan tamamen rastlantısal olarak oluşmuş olabileceğine ihtimal verebilirler miydi? Ya da en azından böyle bir şeyi savunabilirler miydi? Hatta bu yazıların milyonlarca yıl içerisinde aşama aşama, ilk olarak tek bir harften başlayıp sonra bir kelime ve sonunda yukarıdaki gibi bir cümle halini aldığı da kesin olarak kanıtlanmış olsun. Bu durumda bile yukarıda bahsi geçen yazının içerdiği yargıdaki gibi rastlantısal olduğunu iddia edebilmek oldukça zor görünmektedir.

Böylesi bir yazıya inanabilmek güçtür, çünkü yazı her ne kadar bilinçli bir müdahale olmadığını ifade etse de bir “bilinç” içerdiği sonucuna varılır. Peki, canlıların genetik şifresini taşıyan, en küçük ayrıntısına kadar hangi özelliklere sahip olacağına dair kütüphaneler dolusu bilgi içerebilen DNA yukarda bahsi geçen yazıdan daha mı az bilinç içermektedir? Evrimciler nasıl DNA’nın rastlantısal olarak oluştuğunu savunabilmektedirler?

"Evrime inanırsanız zayıfların yok olmasına doğal seleksiyonun bir sonucu deyip ses çıkarmazsınız...Ama eğer ALLAH'a inanırsanız zayıfları korumak Allah'ın emridir deyip koruyup yardım edersiniz..."
T.TAŞPINAR





92
"Ateş Kasırgası" Nükleer Patlama / "Ateş Kasırgası" Nükleer Patlama
« Son İleti Gönderen: T.Taşpınar Eylül 24, 2010, 08:47:37 ÖÖ »

“ATEŞ KASIRGASI”  NÜKLEER PATLAMA

Sizden biriniz arzu eder mi ki, hurma ve üzüm ağaçlarıyla dolu, arasından sular akan ve kendisi için orada her çeşit meyveden bulunan bir bahçesi olsun da, bakıma muhtaç çoluk çocuğu varken kendisine ihtiyarlık gelip çatsın, bahçeye de ‘ içinde ateş bulunan bir kasırga isabet ederek yakıp kül etsin!’ İşte düşünüp anlayasınız diye Allah size ayetleri açıklar. 2 (Bakara)/266

Yukarıdaki ayette hemen dikkatimizi çeken “içinde ateş bulunan bir kasırga”dan bahsetmiş olmasıdır. Atom bombası gibi nükleer patlamalar da bu patlamaların gerçekleşme süreci incelendiğinde tam olarak ateşli ya da alevli bir kasırgaya benzer. Ayet ilk defa okunduğunda bahsedilen olayın çok yoğun yıldırımlı bir kasırga akla gelebilir. Ancak ilginç bir şekilde ayette nedense yıldırımdan ya da şimşeklerden hiç bahsetmez. ‘‘İçinde ateş bulunan” denilerek, rüzgârın kendisinde bir ateş, yani yakıcılık özelliği olduğuna vurgu yapmaktadır. İlk bakışta, kullanılan tasvirlerden mutlaka nükleer patlamalara işaret edildiği sonucuna varılamaz’’ denilebilir. Ancak, ayette geçen ve kasırga kelimesinin karşılığını oluşturan ‘’i’sar’’ kelimesinin anlamları araştırıldığında çok ilginç sonuçlara ulaşılır. İsar kelimesinin kasırga anlamı dışında konumuzla ilişkili olan diğer anlamları şöyledir;

İ’sar: Dökmek,  serpmek,  saçmak, sürçtürmek, ayak kaydırmak.   
http://www.osmanlicaturkce.com/?k=isar&t=@


Nükleer Silahlar

Bu gruba giren silahlar, atom çekirdeğinin parçalanması veya birleştirilmesiyle oluşan enerjinin birden açığa çıkması etkisiyle çalışır.

Etkileri ve korunma yöntemleri:

1.  Işık: Patlama anında oluşan çok parlak ışık, çıplak gözle bakıldığında gözlerde tedavisi olanaksız hasarlar yaratır. …

2.  Isı: Patlama noktasında milyonlarca dereceye çıkan ısı, hızla etrafa yayılır. Etkisini kaybedene kadar olan bölgede (bu bölge, kullanılan nükleer madde miktarına göre değişir) her şeyi yakar…

3.  Darbe: Patlama anında oluşan ısı, bulunduğu yerdeki havayı da aynı derecede ısıtacak, ısınan havanın genleşmesi prensibi ile bu hava kütlesi etrafa doğru yayılacaktır. Atmosfer ısısından bir anda birkaç milyon dereceye ısınan havanın genleşmesi tam bir kasırga etkisi yapar ve yüzlerce km hızla etrafa yayılır. Kısa bir müddet sonra merkezde hava atmosfer normaline dönünce (bu süre 5-10 sn. kadardır) bu sefer de etraftaki hava aynı hızla merkeze hücum edecektir. Yani darbe etkisi 2 defadır.

4. Radyoaktif ışıma: Patlama anında etrafa alfa, beta ve gama ışınları yayılır. …

5.  Radyoaktif serpinti: Patlama anında toz haline gelen bölgedeki taş, toprak radyoaktif ışıma sonucu kendisi de radyoaktif özellikler kazanarak mantar şeklinde yükselir. Bu mantar bulut, atmosferdeki rüzgârların etkisinde kalır ve uzaklara doğru yayılır. Daha sonra yağmurlarla veya serbest olarak yeryüzüne yağar. Bu serpinti, patlama bölgesindeki ışıma ile aynı etkileri yapar.
http://www.yasamdersleri.com/yazi.asp?id=947

Dikkatinizi çekeceği üzere 3. Maddede, patlamada havanın genleşmesinin ‘’tam bir kasırga etkisi’’ yaratacağından bahsediliyor. Ondan önceki 1.ve 2. maddelerde ise ateşi ve alevi anımsatan çok parlak bir ışıktan ve her şeyi yakan çok yüksek bir ısıdan söz ediliyor. 5. maddede ise radyoaktif serpintiden bahsediliyor ve ‘’i’sar’’ kelimesinin anlamlarından olan ‘’serpmek’’ fiiline karşılık oluşturuyor.

Bu bombalar saniyenin milyonda birinde, bir milyon kere milyon kilo kalori enerji açığa çıkarmaktadır. Bu enerji Havayı ısıtarak 12.000 m yüksekliğinde bir bulut meydana getirmekte, rüzgârlarından ‘’binalar yıkılmakta’’ ve 400 m çapındaki alanı eriterek ateş gölü haline getirmektedir.                  http://www.diyadinnet.com/YararliBilgiler-1705&Bilgi=atom-bombas%C4%B1

Burada yine “i’sar” kelimesinin ‘‘ ayağını kaydırıp yere yıkmak’’ anlamına karşılık gelen durum anlaşılmaktadır. Ayrıca ‘’rüzgârlarından binalar yıkılmakta’’ ve “400 m çapındaki alanı eriterek ateş gölü haline getirmektedir’’ bilgisi de ayette geçen ‘’içinde ateş bulunan kasırga’’ tasvirini çok net bir şekilde karşılamaktadır.


93
Şems (Güneş) Suresi ve Helyum Elementi / Şems (Güneş) Suresi ve Helyum Elementi
« Son İleti Gönderen: T.Taşpınar Eylül 24, 2010, 08:35:37 ÖÖ »
ŞEMS (GÜNEŞ) SURESİ İLE HELYUM ELEMENTİ ARASINDAKİ MUCİZEVÎ BAĞLANTI
HELYUM KELİMESİNİN ANLAMI

Son yıllarda sıkça gündeme gelen bazı kaynaklarda, Şems Suresi ile Helyum elementi arasında Helyumun simgesinin  “He” olması nedeniyle mucizevî bir ilişkinin bulunduğu açıklanmıştır. Bu ilişki Güneş anlamına gelen Şems Suresi’nin bütün ayetlerinin Arapça ‘’h’’ ve “e” harfinin karşılığı olan ‘’elif’’ harfleri ile bitmesidir.(http://www.kuranca.com/)

Aşağıdaki kaynakta Latin harfli yazılışına dair fikir vermesi açısından surenin birinci ayeti örnek olarak verilmiştir. Bu çalışmalarda hidrojen elementiyle ilgili çıkarımlar da vardır ancak, konumuzu helyum ilgilendirdiği için ona değinmeyeceğiz.

Ve-ş şemsi ve duhâ-hâ,”
1.ve: andolsun 2. eş şemsi: güneş 3. ve: ve 4. duhâ-hâ: onun duha vaktine    
Andolsun güneşe ve parıltısına,

http://www.kuranmeali.org/kuran_meali.aspx?suresi=sems&ayet=1

Füzyon tepkimeleri Güneş'te her an doğal olarak gerçekleşmektedir. Güneş'ten gelen ısı ve ışık, hidrojen çekirdeklerinin birleşerek helyuma dönüşmesi ve bu dönüşüm sırasında kaybolan maddenin yerine enerji ortaya çıkması sayesinde meydana gelmektedir. Güneş saniyede 564 milyon ton hidrojeni 560 milyon ton helyuma çevirir. Kalan 4 milyon ton gaz maddesi de enerjiye dönüşür.           
http://ansiklopedi.turkcebilgi.com/F%C3%BCzyon

Yukarıdaki kaynakta verilen bilgiler, Güneş ile helyum arasında ilişki kurulduğunu açıklamaktadır. Bu konuda asıl olan, Güneş ve helyum arasında şimdiye kadar fark edilememiş bir bağlantının bulunmasıdır. Helyum kelimesi köken olarak zaten Güneş’ ten gelmektedir.

Helyum (Yunanca: helios = güneş) periyodik cetvelin birinci periyot 8A grubunda yer alan bir gazdır.
http://tr.wikipedia.org/wiki/Helyum

helyum    Bah 1924 ~ YLat helium bir element < EYun (h)élios güneş ~ HAvr *saəwel- a.a
                               .  
———————
• İlk kez 1868'de bir güneş tutulması esnasında güneş tayfında tesbit edildiği için. ?
Aynı kökten Lat sō<> Sans súvar > súrya, Ave hvarə<> İng sun (güneş), İng south (güneş yanı, güney).
———————
EŞKÖKENLİLER: EYun (h)élios : helyum
Kaynak: Türkçe Etimolojik Sözlük                                            
http://www.nisanyansozluk.com/search.asp?w=helyum&x=17&y=9

Görüldüğü gibi, Helyum ile Güneş anlamına gelen sure arasında bir bağlantı kurulabilmesinin yanında, helyum kelimesinin köken olarak diğer herhangi başka bir anlama (çiçek, ağaç, hayvan ya da deniz vs. gibi anlamlardan hiçbirine) gelmeyip sanki özellikle seçilmiş gibi Güneş anlamına gelmektedir. Yani simgesel ilişkinin yanında bir de anlamsal ilişki bulunmaktadır.

Yukarıdaki açıklamaların yanında üzerinde durulması gereken bir husus daha vardır. Şems (Güneş) Suresinin ilk ayetinde Güneş’e ve onun parıltısına yemin edilmektedir. Ayette geçen ‘’duha’’ kelimesi Güneş’in parıltısı veya ışığı anlamında kullanıldığı gibi, Güneş’in ilk ışımaya başladığı vakit anlamında da kullanılmaktadır. Güneş’e ve onun ışığına, parıltısına yemin edildiğini düşünürsek, Güneş’in parıltısının asıl kaynağı araştırıldığında ortaya yine ilginç sonuçlar çıkmaktadır. Güneş’in ışığının ve parıltısının asıl kaynağı helyum elementidir. Aşağıdaki kaynaklarda verilen bilgiler bu konuyu açıklamaktadır.

Helyum elementi ilk kez güneşte keşfedilmiştir. Adı, güneş anlamına gelen Helios sözünden türetilmiştir. 1868 yılında Janssen, güneş tutulması sırasında güneşin tayfını incelerken o zamana kadar bilinmeyen tayf çizgileri olduğunu anladı. Daha sonra Lockyer ve Frankland bu yeni elemente helyum adını verdiler. Helyum radyoaktif bozunmalardan alfa ışıması sırasında oluşur. Gerçekten alfa ışınlarını yapan tanecikler helyum çekirdeklerinden başka bir şey değildir.                                               
http://tr.wikipedia.org/wiki/Soygaz

Hidrojenden sonra en hafif element olan helyum renksiz ve kokusuz bir gazdır. ,İngiliz astronom Normal Lockyer 1868'de Güneş tayfını incelerken bilinen hiç bir elementin tayf çizgilerine benzemeyen ‘’parlak’’ çizgiler görmüş ve yeni bir element bulunduğu anlamıştır. İlk kez Güneş tayfında rastlandığı için bu yeni elemente "Güneş" anlamındaki Yunanca “helios” sözcüğünden türettiği “helyum” adını verdi.   
 http://www.teknolojikarastirmalar.com/e- egitim/periyodik/periodic/periodic/He.html





94
VAKIA SURESİNDE ATOMALTI PARÇACIKLAR  (KUANTUM)


Vakıa Suresi  (1-12)

1. Koptumu o Vakı'a bir                           
2. Olmaz vak'asına yalan diyen dil                        
3. İndirir bindirir                               
4. Yer bir sarsılışla sarsıldığı                        
5. Dağlar bir serpilişle serpildiği                        
6. Hepsi dağılıp berhevâ bir hebâ olduğu                   
 7. Siz de üç sınıf olduğunuz zaman                      
8. Ki sağda «Ashabı meymene»: Ne «Ashabı-meymene!»            
9. Solda «Ashabı meş'eme»: Ne «Ashabı -meş'eme!»           
10. İlerde sabikun, işte o sabikun                           
11,12. Onlar ne'iym Cennetlerinde mukarrebun
                    (Elmalılı Meali)



Vakıa Suresi ( Arapça - Latin harfli )

  8. Feashab ul-meymeneti ma ashab ul-meymeneti.
             
  9. Ve ashab ul-meş'emeti ma ashab ul-meş'emeti.
             
10. Vessabikun es-sabikune.
                         
11. Ulaik el-mukarrabune.
 
Elmalılı mealindeki 6. ayetin açıklamasında bulunan, yerin şiddetle sarsılmasından ve dağların serpilmesinden sonra, bunların hepsinin dağılıp ‘’berheva bir heba’’ olacağından söz ediliyor. Burada ayette geçen  “hebaen münbessa”,  ‘’havaya karışan ya da saçılan ince toz’’ anlamına gelmektedir. Bu tasvirler, maddenin atom altı (kuantum) parçacıklarına ayrılmasını akla getiriyor. Bir sonraki 7. ayette de ‘’ve siz de’’ denilerek insanları da dahil edecek şekilde üç sınıfa ayırmaktan söz edilmektedir. Peki, atom altı parçacıklar üç sınıf mıdır?

‘’Günümüzde üç tip atomaltı parçacık tanınıyor: İlk grup leptonlar; bu gruba muonlar ve nötrinolar giriyor. İkinci grupta hadron, proton, nötron ve pionlar var. Üçüncü grup ise bozonlar; evrende temel kuvvetlerin aktarımını sağlayan küçük mesajcı atomaltı parçacıklar bu üçüncü grubu oluşturur. Örneğin fotonlar elektromanyetik kuvveti taşırken, yerçekimi kuvvetini gravitonların taşıdığı düşünülüyor. Fizikçiler her bir parçacığın görünmez bir ayna görüntüsü de olduğuna inanıyorlar; bu ayna görüntüsüne de anti madde adını vermişlerdi.’’
http://www.neuroquantology.com/journal/index.php/nq/article/viewFile/90/89

Birçok kaynakta da atom altı parçacıklar, kuarklar, leptonlar ve bozonlar olmak üzere üç sınıfa ayrılmaktadır. Atomu oluşturan parçalar da proton, nötron ve elektron olarak üç sınıf kabul edilir.
Tabii ki,  sadece buraya kadar anlatılanlardan, Vakıa suresindeki ayetlerden atom altı parçacıklardan bahsedildiği sonucunu çıkarmak zorlama bir yorum olarak görülecektir. Peki, bunların dışında başka işaretler de var mıdır?

Şimdi,  Vakıa suresi 8. ayette söz edilen   «Ashab-ı Meymene», 9. ayette geçen «Ashab-ı Meş'eme» ve 10. ayette bahsedilen  ‘’sabikun’’ sıfatlarına dikkatlerimizi çekelim.

"Ashab ul-Meymene"; Meymene, lügatte "yemin" (sağ el) veya "yumn" (uğurlu) anlamlarının her ikisine de gelebilir. Şayet yemin kelimesinden türediğini kabul edersek, Meymene "sağ el" anlamına gelir.

"Ashab-ul Meş'eme"; Meş'eme, "şum" kelimesinden türemiştir. Uğursuzluk, talihsizlik demektir. Ayrıca lügatte sol el için "şu'ma" tabiri kullanılır. Nitekim Araplar "şimal" (sol el) ve "şu'ma" (uğursuzluk) kelimelerini aynı anlamda kullanırlar. Araplarda, sol el zayıflığın ve zilletin simgesidir.
(TEFHİMÜ-L KUR'AN'DAN Vakı’a Suresi 8. Ayet ve Tefsiri)        
 http://www.kuranmeali.com/tefsir.asp?sureno=56&ayet=9

Görüldüğü üzere, diğer başka anlamlarda da yorumlanabiliyor olsa da (ki o yorumlarıyla da gayet güzel ve yerinde anlamlar içermektedir) "Ashab ul-Meymene" ‘sağ el ashabı’’ yani ‘sağ el sahipleri’; «Ashab ul- Meş'eme» sol el ashabı, yani ‘’sol el sahipleri’’ anlamına gelmektedir. Peki, atom altı parçacıklar dünyasında sağ el ve sol el sahipleri, diğer bir deyişle sağ elli ve sol elli olanlar var mıdır? Şimdi, bilimsel kaynaklardaki şu bilgilere bakalım.

Atomu oluşturan parçacıkların kendi eksenleri etrafında olağanüstü bir hızla dönüşlerine "spin" adı verilir. Evrendeki pek çok sistemde spin hareketi önemli bir rol oynar.
http://www.evreninyaratilisi.com/html/parcaciklarin_hareketi.html

Spin, kütle ve yük gibi parçacıkların iç, özgün özelliğidir. Kuantum kuramının zorunlu bir sonucudur. …Farklı spinli parçacıklar farklı davranırlar. Spinler│〉, sağ elli ya da yukarı ve │〉, sol elli ya da aşağı doğrultuda spin ifade edilebilir. Yönlerin yukarı ya da aşağı olmasının bir önemi yoktur.                                  
http://www.neuroquantology.com/journal/index.php/nq/article/viewFile/90/89

Tüm nötrinolar “sol-elli” ve tüm karşıt nötrinolar “sağ-elli”dir.          
http://www.fizikevreni.com/cekirdek2.pdf

Elektromanyetik kuvvetler için taneciklerin kutuplanmaları, yani sol-elli mi veya sağ-elli mi oldukları fark etmez. Oysa zayıf etkileşmelerde sol-elli tanecikler tercih edilmektedir. Nötrinolar sadece zayıf etkileşmelere girerler ve daima sol-ellidirler. Doğada sağ-elli nötrino yoktur.
http://www.biltek.tubitak.gov.tr/bilgipaket/biliminsanlari/nobelalanlar/S-387-54.pdf

Yukarıdaki alıntılarda değişik vesilelerle sağ elli ve sol elli atom altı parçacıklardan bahsediliyor. Bu da demek oluyor ki, atom altı parçacıklar yani kuantum dünyasında da aynen Vakıa suresinin ayetlerindeki anlatımlar gibi "Ashab'ul-Meymene" ‘sağ el ashabı’’ yani ‘sağ el sahipleri’ ve  «Ashab ul- Meş'eme» sol el ashabı yani ‘’sol el sahipleri’’ vardır.

Vakıa Suresi  10. ayette ise önde, ileride olan, önde giden anlamında ‘’sabikun’’dan bahsedilmektedir. O halde kuantum dünyasında da önde olan,  önde giden parçacıklar var mıdır?

Standart Model'e göre evrende, temel parçacık olarak sadece; 6 çeşit kuark, 6 çeşit lepton, bunların 'karşıt' parçacıkları ile foton, 8 çeşit gluon ve 3 çeşit 'vektör bozon'dan oluşan 'kuvvet taşıyıcı' parçacıklar var.
Kuarklarla leptonlar, kuvvet taşıyıcı parçacıklar aracılığıyla etkileşime girerek, evrendeki görünür maddenin tümüne vücut veriyor.
http://www.kuark.org/bilim/index.php?option=com_content&task=view&id=37&Itemid=44
http://www.biltek.tubitak.gov.tr/bilgipaket/madde/standart.html

Kuvvet taşıyıcı parçacıklara bozon adı verilir. Her kuvvetin kendi bozonu bulunur.   
http://elitbilgi.com/showthread.php?p=771

Üç atom altı parçacık sınıfından biri olan ‘’bozonlar’’, kuvvet taşıyıcı parçacıkları oluşturmaktadır. Evren’deki tüm maddeler bu bozonların ‘’önde giderek’’ ve her zaman ‘’ileride bulunup’’ birbirlerine kuvvetlerini taşımaları sayesinde, birbirlerine uzak olsalar bile etkileşime girebilmektedirler. Zaten mantık olarak da kuvvet taşıyıcı olabilmeleri için mutlaka önde gitmeleri her zaman ileride olmaları gerekir ve bu özellikleriyle Vakıa suresinin 10. ayetindeki ‘’sabikun’’un karşılığını oluşturmaktadırlar.

Bununla birlikte, yanında ‘’sabikun’’ yani önde olanlar için 11. ayette ‘’Ulaik el-mukarrabun’’ sıfatı kullanılmaktadır. Mukarreb; ‘’yakınlık, yakınlaş-tırılmış’’ anlamlarına gelmektedir.  ‘Sabikun’un karşılığı olduğu sonucunu çıkardığımız, “bozonlar” için de mukarreb yani yakın olma ve yakınlaştırılmış olma özelliğinden söz edebilir miyiz? Şimdi bu konuyla ilgili fikir sahibi olabilmek için aşağıdaki bilgilere dikkat edelim.

Böylece iki atomu bir araya getirip bir molekül oluşturmak isteyince, yine pauli dışlama ilkesinden kaynaklanan bir karşılıklı itme etkisi yüzünden, iki atomu tam birbirinin içine sokmak mümkün olmamakta, bunun sonucu olarak da moleküller meydana gelmektedir. Her ne kadar elektronlar arası itici elektrostatik (diğer ismi elektromıknatıssal ) kuvvet burada bir rol oynasa da, kısa mesafelerde esas belirleyici olan itici etki “pauli dışlama” ilkesidir.

Bozonlar ise bundan farklı olarak, iki bozon (ki bunlarda Bose-Einstein istatistiğine uyarlar) uzayda aynı konuma, spine, momentuma… vb özelliklere sahip olabilirler. Bu da bozonların sayısının sonsuz olarak çok büyük kuvvetleri doğurabilecekleri anlamına gelir.
http://www.sufizmveinsan.com/fizik/alanlar3.html

Fiziksel değişkenlerin olası değer kümelerinden oluşan bu seçenekleri veya 'kuantum durumları'nı, bir otelin farklı katlarındaki odalara benzetecek olursak; spini ћ'ın tamsayı katlarıyla orantılı (0, ћ, 2ћ,...) olan benzer parçacıklar; birbirlerine daha 'yakın' olabiliyor ve aynı odayı paylaşabiliyorlar. Yani, aynı kuantum durumunda oturmaya hiçbir itirazları yok. Bunlara 'bozon' deniyor. Hâlbuki spini ћ'ın kesirli katlarıyla orantılı  (ћ/2, 3ћ/2,...) olan parçacıklar, aynı odayı asla paylaşmıyor ve farklı kuantum durumlarında bulunmayı tercih ediyorlar. Bunlara da Fermion sınıfı parçacıklar deniyor ve aralarındaki geçimsizlik ilişkisi, bulucusunun adıyla, "Pauli'nin dışlama ilkesi" olarak anılıyor.
http://www.onlinefizik.com/content/view/258/117/

Yukarıdaki bilgilerden de anlaşılacağı üzere atom altı parçacıklar normal olarak ‘’pauli dışlama etkisi’’ denilen fiziksel durum sebebiyle uzayda aynı konumda bulunamazlar. Bizim de günlük yaşamımızda gözlemlediğimiz olay iki faklı maddenin aynı anda aynı yerde bulunamayacağıdır. Ancak bozonlar, “’pauli dışlama etkisine’’ uymazlar ve birbirlerine iç içe geçecek şekilde yakın olabilirler. İki farklı kaynaktan gelen ışığın uzayda aynı konumda bulunabilmeleri gibidir. Işık fotonlar aracılığıyla taşınır ve fotonlar da ışığı taşıyan bozonlardır. İşte bahsedilen bu özellikleri sebebiyle de bozonlar Vakıa suresinde söz edilen ‘’mukarrebun’’ yani yakınlaştırılmış olanlar sıfatının karşılığını oluşturmaktadırlar. Bunun yanında, bozonlar, kuvvet taşıyan tanecikler oldukları ve yukarıda da belirtildiği şekilde maddelerin etkileşebilmeleri için önde ve ileride bulunması gereken parçacıklar olmaları sebebiyle de bir maddenin veya cismin diğer bir maddeye veya cisme ‘’yakınlaşan’’ parçalarıdır.

Vakıa suresinde ‘’sabikun’’ ve  ‘’mukarrebun’’dan bahsedilirken –ki bunlar ‘’bozonlar’’ın karşılığı olabilecektir- 13. ayette ‘’Çoğunluğu evvelkilerdendir. (sülletün minel’evveliyn;), 14. ayette ise, ‘’Azı sonrakilerdendir. (ve kaliylün minel’ahıriyn;)

Yani bozonların çoğunluğunun ‘’ilk’’lerden oluştuğu gibi bir çıkarım yapabiliriz. Bu bilgilerin paralelinde, Evren’deki maddenin; daha doğrusu Evren’i oluşturan maddenin kütlesinin büyük çoğunluğunun ‘’protonlar’’dan oluştuğu sonucuna varabiliriz. Evren’deki maddenin başlangıcını oluşturan Big Bang teorisinden bahsedilen kaynakta aşağıdaki bilgiler verilmiştir.
 …                                 
Şu ana kadar 3 dakika 46 saniye geçmiştir. Çekirdek birleşiminin başlamasından hemen önce, nötron bozunumu, nötron-proton dengesini yüzde 13 nötron ve yüzde 87 proton durumuna kaydırmıştı.
http://www.egze.com/forum/bueyuek-patlama-kuraminda-enerji-madde-iliskisi-ilk-dakikalar-vt5733.html

Bu protonlarla ‘’evveliyn’’ yani ‘’ilkler’’ arasında bir bağlantı var mıdır? Bunu anlamak için ‘’proton ‘’ kelimesinin anlamı üzerinde durmak gerekir. ‘’Proton Yunanca "ilk" anlamındadır.’’ 
http://www.genbilim.com/content/view/2663/36/

‘’Proton Yunanca protos "ilk" kelimesinin nötr biçimidir.’’   
http://www.birey.com/avnia/solomon/all/hintsph.htm

Bir de Vakıa suresindeki şu ayetlere dikkat edelim:

15. Alâ sürurin mevdûnetin;
Mevdune (işlenip süslenmiş, bitişik, sıra sıra dizilmiş) tahtlar üzerindedirler.

16. Müttekiiyne aleyha mütekabiliyn;
Onlar (tahtlar) üzerinde karşılıklı yüz yüze durur halde yaslananlar olarak.

17. Yetufu aleyhim vildanün muhalledûn;
Üstlerinde (çevrelerinde) ebedi kılınmış (ölümsüz) vildan (veliyd’ler, genç-zinde hizmetçiler, kuvveler) tavaf eder/dolaşır.
http://www.sufizm.gen.tr/kuran-i-kerim-meali/56-vakia-suresi/

Yukarıdaki ayetlerde modern fizikteki atom modeline benzer bir yapı tarif edilmektedir. Atomun çekirdeğinde protonlar ve nötronlar bitişik, sıra sıra dizilmiş (mevdune) ve karşılıklı (mütekabiliyn) şekilde ve birbirine yaslanmış bir durumda bulunurlar. Bunların etrafında ise ayette ‘’vildan’’ olarak bahsedilen varlıklar tavaf eder şekilde dolaşarak ‘’elektronları çağrıştıran’’ bir durum arz etmektedirler. ‘’vildan’’ olarak bahsedilen varlıkların ‘’kuvve’’ yani kuvvet olarak da açıklanabilmesi elektronlara benzetme yönünden dikkate değerdir. Bunun yanında, ‘’ebedi kılınmış (ölümsüz) ‘’olarak nitelendirilmeleri, proton ve nötronlardan oluşan atom çekirdeğinin parçalanabilmesi ve atom enerjisine dönüşerek yok olmaları yanında elektronların kalıcılığına bir işaret olarak da kabul edilebilir.

Diğer bir ilginç konu; yine Vakıa suresindeki ayetlerde…

38. Liashabilyemiyn;                       
(Bunlar) ashab-ı yemin (saidler) içindir.

39. Sülletün minel’evveliyn;                    
(Ashab- Yemin) bir cemaat evvelkilerdendir.

40. Ve sülletün minel’ahıriyn;                   
Bir cemaat ta sonrakilerdendir.

41. Ve ashabüşşimâli mâ ashabüşşimâl;                
Ashab-ı Şimal (sol tarafın ashabı; şakıyler, uğursuzlar; hakikatından perdeliler), ne ashab-ı şimaldır?

42. Fiy semumin ve hamiym;                      
Semum (zehirleyici bir radyasyon) ve hamiym (kaynamış bir su; taassubi bilgi ve şartlanmalar) içinde,

38. ayette geçen “Ashab-ı yemin”, sağ el ashabı anlamına gelir. Yani atom altı parçacıklardan sağ elli olarak değerlendirilen grubu kastediliyor. 39. ayette bunlardan bir kısmının evvelkilerden yani ilklerden diğer bir deyişle, protonlardan (proton kelimesi Yunancada ‘’ilk’’ anlamına geliyordu) oluştuğu; diğer bölümünün ise diğer parçacıklardan da oluşabileceğine  (40. ayette) işaret edildiği şeklinde yorumlanabilir.

Bu konuyla ilgili daha dikkat çekici olan bir duruma da 41. ve 42. ayetlerde işaret edilmektedir. 41. ayette ‘’ashab-ı şimal’’ yani sol el ashabından söz ediliyor. 42. ayette ise onların ‘’semum’’ yani zehirleyici bir radyasyon içinde bulunduğu vurgulanıyor.

‘’Arapçada “semum” kelimesi iki manaya gelir. Birincisi: “ Gözeneklere (mesamat) işleyen ışın “ ...  İkincisi: “ zehirleyici ateş, yani “radyasyon!’’
http://www.sufizmveinsan.com/aksam/ozde.html

Sol elli olarak tabir edilen parçacıklarla radyoaktif ışınları ve radyasyonu bağdaştırabilir miyiz? Bu soruya aşağıdaki bilgiler açıklayıcı niteliktedir.

Elektromanyetik kuvvetler için taneciklerin kutuplanmaları, yani sol-elli mi veya sağ-elli mi oldukları fark etmez. Oysa zayıf etkileşmelerde sol-elli tanecikler tercih edilmektedir. Nötrinolar sadece zayıf etkileşmelere girerler ve daima sol-ellidirler. Doğada sağ-elli nötrino yoktur.   
http://www.biltek.tubitak.gov.tr/bilgipaket/biliminsanlari/nobelalanlar/S-387-54.pdf

Zayıf nükleer kuvvet, bazı atom altı parçacıklar tarafından taşınan ve bir tür radyoaktif parçalanmaya sebep olan bir kuvvettir.   
http://www.ilmiarastirma.net/?Pg=Detail&Number=3640

(Nötrinolar) Elektrik yükü olmayan ve kütlesi sıfıra yakın olan ve ışık hızından küçük fakat ona yakın hızlarda giden atom altı büyüklükte bir temel parçacıktır.

Sadece yıldızlarda (güneş), radyoaktif parçalanmada ve nükleer tepkimelerde ortaya çıkarlar. Elektron nötrinolar, müon nötrinolar ve tau nötrinolar diye sınıflandırılırlar.    
http://tr.wikipedia.org/wiki/N%C3%B6trino

Fark edeceğiniz üzere, yukarıdaki alıntılarda sol elli olarak nitelendirilen parçacıklar, zayıf nükleer kuvvet etkileşimlerinde rol almaktadırlar. Özellikle de nötrinoların tamamı sol ellidir ve sadece ‘’zayıf etkileşime’’ giriyorlar. Bu etkileşim radyoaktif parçalanmaya sebep olmaktadır. Sadece yıldızlarda (güneş), radyoaktif parçalanmada ve nükleer tepkimelerde ortaya çıkarlar. “Vakıa suresinde ‘’semum’’ olarak geçen ve radyoaktif ışınlar ve radyasyon şeklinde açıklanabilen bir kavramın, sol el ashabı olarak nitelendirilen insan grubu ise bu anlamının yanında ikincil bir anlam olarak sol elli atom altı parçacıklar –ki bu parçacıklar radyoaktif parçalanmalarda ve nükleer tepkimelerde ortaya çıkıyorlardı- birbiriyle bağlantılı olarak gerçekten dikkate değer bir durumdur. Ayrıca ‘’semum‘’un geçtiği ayetten hemen sonra gelen, Vakıa:43’te, ‘’Kapkara dumandan bir gölge altındadırlar’’ ayetindeki siyah duman, atom bombası gibi nükleer patlamalarda ortaya çıkan mantar ya da şemsiyeye benzeyen siyah duman bulutunu çağrıştırması yönünden de ilgi çekicidir.



HUR-İ  IYN KAVRAMI VE YÖRÜNGELERDE DÖNEN ELEKTRONLAR

Modern bilimdeki atom modelinin temsil edilmiş olabileceğini belirttiğimiz ve elektronların da ‘’vildan’’ kavramıyla özdeşleştirilmiş olma olasılığına değindiğimiz Vakıa 15. 16. ve 17. ayetlerden sonra, daha özel bir şekilde “hur-i ıyn” kavramıyla elektronlara ve yörüngelerine işaret olarak değerlendirilebilecek işaretler vardır. Daha önce ‘’mukarrebun’’dan bahsederken, çoğunluğunu protonların oluşturduğunu ve atom çekirdeğini oluştururken çekim gücü ile birbirine yakınlaşan bu mukarrebunlar için bahşedilen şeyler ise “hur-i iyn” olabileceği yönündedir.

22. ayette: Huri ıyn, 23. ayette: Saklı inci timsalleri gibi kavramları genelde ‘’cennetteki huriler’’ olarak açıklanmaktadır. Hur-i ıyn, hur ve ıyn kelimelerinden oluşmaktadır. Şimdi, bu kelimelerin hangi anlamları içerdiği üzerinde durmalıyız. Öncelikle “hur” kelimesinin anlamlarını inceleyelim.

HUR: Ağarmak-Temizlenmek-Beyazlanmak-Ceylan Gözlü-Kar Gibi Pak-Kristal Gibi Saydam-Ayıpsız-Seçkin-Halis-Kehriba Ağacı-…El Mevarid-Arapça Sözlük/Mevlüt Sarı.
Mehmet DOĞRAMACI
 http://www.sufizmveinsan.com/sohbet/kurantetkikleri6.html

Hur kelimesinin anlamlarıyla ilgili olarak ‘’Kehriba Ağacı’’ anlamı üzerinde durmakta yarar var.

Kehribar Nedir? - Nasıl Oluşur? 

Kehribar, milyonlarca yıl önce yaşamış, çok geniş alanlar kaplayan, yüksek ağaçlı, tropik ve yarı tropik ormanlardaki ağaçların salgıladığı reçinenin fosilleşmiş halidir.                                       
http://www.kehribar-amber.com/

Süs eşyası yapımında kullanılan, açık sarıdan kızıla kadar türlü renklerde, yarı saydam, kolay kırılır ve bir yere hızlıca sürtüldüğünde hafif cisimleri kendine çeken, fosilleşmiş reçine, samankapan
http://tr.wiktionary.org/wiki/kehribar

Hur kelimesi ile ilgili açıklamada ‘’kehriba ağacı’’ olarak verilmişti. Kehribar aslen Farsça olup Arapçası ‘’kehriba’’ şeklindedir. Yukarıda açıklanan ‘’kristal gibi saydam’’ anlamı da kehribarın saydamlık özelliğinden kaynaklanmaktadır. Diğer anlamları olan, temizlenmek, pak olmak, halis gibi anlamları da bu özelliğinden esinlenerek verilen anlamlar olabileceği izlenimi vermektedir.

Şimdi, asıl dikkat çekici olan konuyu yani “hur” kelimesi ile “elektron” kavramı arasındaki ilişkiyi açıklayabiliriz.

Kehribar Yunancada elektron demektir. 'kehrüba' Farsçası olup; 'samankapan' demektir. Türkçede ise tahrif olup 'kehribar'a dönüşmüştür. Kehribar, ilkokul deneylerindeki gibi statik elektrik yüklenince bazı nesneleri kendine çeker. Arapçada 'kehriba'dır. Kimilerinin yanlışlıkla taş ya da kaya diye nitelediği kehribarın aslı fosilleşmiş çam reçinesidir.
http://www.antisourtimes.com/kehribar.html
http://www.uted.org/dergi/2004/temmuz/temmuz_8.htm

Görüldüğü üzere hur kelimesi kehribar anlamına gelmekte ve bugün tüm dillerde ve bilim literatüründe ELEKTRON olarak bilinen eski Yunancadan gelen kelimenin karşılığını oluşturmaktadır.
Hur kelimesi ile ilgili açıklamalardan sonra, Vakıa suresi 22. ayette HUR kelimesi ile beraber geçen “IYN”  kelimesi üzerinde duralım.

IYN: Göz-Kuyu-Öz-Kaynak-Ayna.
El Mevarid-Arapça Sözlük/Mevlüt Sarı.
Mehmet DOĞRAMACI               
http://www.sufizmveinsan.com/sohbet/kurantetkikleri6.html

Burada, ayetteki IYN kelimesi ile ‘’elektronların atom çekirdeği etrafında dönerken izlediği yol ya da yörünge‘’ olarak basitçe açıklanabilecek olan ORBİTAL kavramı arasındaki ilişkidir. ORBİTAL kelimesinin kökü “orbit”tir.                                              

orbit (isim): göz çukuru, göz, yörünge...    
http://sozluk.turkcebilgi.com/orbit
orbit:    i. göz çukuru, göz, yörünge, faaliyet sahası, etki alanı   
http://www.babylon.com/definition/Orbit/Turkish

Vakıa suresi 22. ayette geçen ıyn kelimesinin temel anlamı da orbital kelimesinin kökü olan orbit kelimesinin temel anlamı gibi göz ve göz çukurudur. Yukarıda ‘’ıyn’’ kelimesinin anlamıyla ilgili olarak yapılan tanımlamada da göz ve kuyu olarak açıklanması göz çukurunu çağrıştırması bakımından çok dikkat çekicidir. Bu bilgiler ışığında HUR-İ IYN kavramını  ‘’orbitaldeki yani yörüngedeki elektronlar’’ olarak da anlamlandırabiliriz.

Bu açıklamaların yanında HUR kelimesinin anlamıyla ilgili olarak başka bir kaynaktaki anlamlar üzerinde de durmak gerekir.

Hur : Noksan, eksik.                                   
 Nakıs:1. Noksan, eksik. Tamam olmayan.   2. Mat: Eksi. Negatif.
http://www.osmanlicaturkce.com/?k=nâkıs&t=@

Yukarıdaki tanımlamalardan özellikle eksi, negatif anlamları, daha önce Hur kelimesi ile ilişkilendirdiğimiz elektronların fizik ve kimya bilimlerinde eksi (negatif) yük taşımasına bir işaret olarak da değerlendirilebilir. Hur kelimesinin anlamıyla ilgili diğer bir bilgi de şöyledir:

“HUR” kelimesi “HAWERE, yani HARE” kökünden gelir.”Hare” dönmek manasına gelir. Muhavare, karşılıklı söz teatisinde bulunmaya denir. Ayni kökten gelen “Mihver” de dönüş ekseni manasında kullanılır.
Hurilerle ilgili ayetlerde geçen kelimelerin, Ragip İsfehaninin Müfredatındaki açıklamaları:   
 ر و ح :  Mihver=Eksen, bizzat veya fikren gidip gelme, tereddüt. Döngü, bir şeyin etrafında devamlı dönmek.’’

“HUR”= Mihver, etrafında dönülen, döngü merkezi                     
http://www.darulkitap.com/forum/index.php?topic=2114.10

Bu açıklamalar da, HUR kelimesinin içerdiği anlamların her birinin başka bir yönden elektronlara işaret etmektedir. Zira bugün, elektronların atom çekirdeği etrafında dönmeleri basit bir bilgi haline gelmiştir.
Dikkat çeken bir husus da Vakıa suresinde ‘’yığın halinde’’ meyvelerden bahsedilmesi ve ‘’molekül’’ kelimesinin “yığın’’ kelimesinin Latincedeki karşılığı olmasıdır.

 
28. Dal bastı kirazlar                                  
29. Sıvama muzlar içinde
(Elmalılı Meali –Orijinal)

29. ayetin Latin harfli yazılışı “ Ve talhin mendud”
Mendud: Meyvesi aşağıdan yukarıya yığılı, istifli.
http://www.osmanlicaturkce.com/?k=mendud&t=@

İstif:  Muntazam yığın. Sıralanmış eşya. Yığma,
molekül : ~ Fr molecule belli sayıda atomdan oluşan yığın
~ Lat moleculus [küç.] küçük yığın, molozcuk < Lat moles yığın moloz    
http://www.nisanyansozluk.com/search.asp?w=molek%FCl&x=13&y=8

Görüldüğü üzere molekül kelimesi Latince kökenli bir kelimedir ve ‘’küçük yığın’’ anlamına gelmektedir. Kimya biliminde kullanılan ‘’mol’’ terimi de ‘’yığın’’ anlamına gelmektedir. Vakıa 29. ayette meyveleri tasvir etmek için kullanılan ‘’mendud’’ kelimesi de ‘’yığın’’ anlamında kullanılmaktadır.

Vakıa 28. ayetteki ‘’Fiy sidrin mahdud‘’ cümlesinde geçen ‘’mahdud’’ kelimesinin diğer bir anlamı ‘’sınırlı sayıda’’ demektir. Dünyadaki atom ve element çeşitlerinin de ‘’sınırlı sayıda olması’’ bu konuya bir işaret olarak değerlendirilebilir.

Vakıa suresinde dikkati çeken diğer bir konu ise bu ayetlerde geçen ‘’yakınlaştırılmış olanlar’’ (mukarrebun), ‘‘ önde olanlar’’ (sabikun) ya da sağ ve sol el ashabı (ashab-ul yemin, ashab-ul meşeme) gibi kavramlar kullanılırken, bu özelliklerin kime ait olduğunu belirtmek için ‘’inanan insanlar’’ ya da ‘’önde olan kişiler’’ özelliklerin insanlara ait olduğunun hiç belirtilmemiş olmasıdır. Kavramlar kullanılırken öyle bir anlatım seçilmiştir ki, hem insanlar hem de atom altı parçacıklar gibi cansız varlıkları belirtebilen bir üslup seçilmiştir.

Buraya kadarki anlatımları ikna edici bulmayıp; hâl⠑’atom altı parçacıklar,  yani ‘’KUANTUM’’, bu ayetlerin neresinde yazıyor’’ diyenler varsa, aynı surenin 7. ayetine bakabilirler…
 Vakıa 7. ayet “ve KUNTUM ezvacen selaseten.’’
(ve siz de üç sınıfa ayrıldığınızda)

…ve tam olarak o ayette ve tam olarak üç sınıf olan  ‘’kuantum’’dan bahsedilen yerde, “kuantum” ile “kuntum” kelimelerinin birbiriyle sesteş olarak benzeşmesi ilginç bir tevafuku barındırmaktadır…

13. Kendilerine apaçık delil gelince bu apaçık bir sihirdir dediler
14. Vicdanları onların doğruluğuna kanaat getirdiği halde sırf haksızlık ve böbürlenme yüzünden onları inkâr ettiler…
                                                                                                                   27(Neml)/13, 14




95

EVRENDEKİ 4 TEMEL KUVVET VE KIYAMETTE ARŞ’I TAŞIYAN 8

Evren, dört temel kuvvet sayesinde işliyor. Bunlar kütle çekimi, elektromanyetizma, zayıf çekirdek kuvveti ve güçlü çekirdek kuvveti olarak adlandırılıyor. Bu kuvvetler evrendeki her şeyin birbirleriyle etkileşim durumunda olmasını sağlıyor ve her birinin işlevi, etki uzaklığı ve etki şiddeti birbirinden farklıdır.
 
Kütle çekim, gökadalar, yıldız kümeleri, Güneş Sistemi gibi gökcisimlerinden oluşan sistemleri bir arada tutar ve hareketlerini belirler...

Elektromanyetik kuvvet, elektronları çekirdeğe bağlayan, atomları ve molekülleri bir arada tutan kuvvettir…

Güçlü çekirdek kuvveti, atom çekirdeklerini oluşturan parçacıkları yani protonları ve nötronları birbirine bağlar...

Zayıf çekirdek kuvveti proton ve nötronları oluşturan kuark ve lepton adlı parçacıkların birbiriyle etkileşmesini sağlar.’’

TÜBİTAK Bilim ve Teknik Dergisi – Haziran 2008   
 http://evrenbilimi.blogcu.com/evren-evrendeki-temel-kuvvetler_18423571.html

Gökleri ve yeri yaratan, melekleri ikişer, üçer, dörder kanatlı elçiler yapan Allah'a hamdolsun. O, yaratmada dilediği arttırmayı yapar. Şüphesiz Allah, her şeye gücü yetendir.
35(Fatır)/1

‘’Bazıları da "melek kelimesi, başında mim asıl harflerinden olmak üzere mülk ve melekût maddelerinden "kuvvet" manasınadır" demişlerdir. Çoğulu "emlâk" veya kural dışı olarak "melaik" olabilir. Buna göre ikisi bir kavramda birleşebilirse de "melek"te bu kuvvet manası; "melâike"de önceki elçilik manası daha açık görünür. "Melek, melâikeden daha geniş kapsamlıdır." denilmesinin sebebinin de bu olması düşünülebilir. Her melâike melektir, kuvvettir.’’ (Elmalılı tefsiri)   
 http://www.kuranikerim.com/telmalili/hakka.htm

Melek, ‘’kuvvet’’ demek olan 'Melk'den veya elçilik manasına gelen 'Mel'ek'den alınmıştır. Birincisi itibariyle çok kuvvetli, belki ayn-ı kuvvet manasına; ikincisi itibariyle de emr-i İlahinin ahize ve nâkilesi (alıcı-verici) olarak elçilik manasına gelir.   
http://tr.fgulen.com/content/view/1326/150/

Başındaki “م mim/m” kelimenin aslındandır, ek değildir. Kuvvet/yönetim gücü anlamındaki “M-L-K” kökünden türemiştir. Mülk, malik ve melik sözcükleri bu kökten türemedirler.   
http://www.kurannesli.info/bilgibankasi/yazi.asp?id=1213                 

Fatır Suresi 1. ayette geçen ‘’melek’’ kelimesinin ‘’kuvvet’’ anlamına da geldiğine dair açıklamalar vardır. Ayette ise bu meleklerin diğer bir anlayışa göre de kuvvetlerin, ikişer, üçer ve dörder cenahlı yaratıldığından bahsediliyor. Ayette geçen ‘’ecniha’’, cenah kelimesinin çoğuludur. Cenah temel anlam olarak kanat manasına gelir fakat aynı zamanda ‘’taraf’’, ‘’yön’’ anlamlarına da gelebilmektedir. Sonuç olarak bu açıklamalardan ayetten, meleklerdeki kuvvetin ikişer, üçer ve dörder yönlü olarak yaratıldığı anlamını da çıkarabiliriz. (Kütle çekimi, elektromanyetik kuvvet, zayıf çekirdek kuvveti ve güçlü çekirdek kuvveti)                                           


16. Gök de yarılır ve artık o gün o, çökmeye yüz tutar.        
17. Melekler onun (göğün) etrafındadır. O gün Rabbinin arşını, bunların da üstünde sekiz (melek) yüklenir.
                                                69(Hakka)/16, 17

Abd b. Humeyd'in Seleme'den rivayet ettiğine göre İbnü İshak şöyle demiştir: Hz. Peygamber (s.a.v)'in şöyle buyurduğu bize ulaştı: Onlar, yani Arş'ı taşıyanlar bugün dörttür. Kıyamet günü geldiğinde yüce Allah onları diğer bir dört ile destekleyecek, sekiz olacaklar."
(ELMALILI TEFSİRİ)
http://www.kuranikerim.com/telmalili/hakka.htm

Arş, mülk manasına alındığı takdirde onun taşıyıcıları onu ayakta tutanlardır. Arş'tan maksat taht olduğu takdirde de onun taşıyıcıları, üzerine tahtın oturmuş olduğu ayaklar yahut taht sırtlarına yüklenenlerdir. Arş'ı taşıyanlar sayı ile ifade edilir.
http://www.kuranikerim.com/telmalili/hakka.htm

Üçüncü grup ise bozonlar; evrende temel kuvvetlerin aktarımını sağlayan küçük mesajcı atomaltı parçacıklar bu üçüncü grubu oluşturur. Örneğin fotonlar elektromanyetik kuvveti taşırken, yerçekimi kuvvetini gravitonların taşıdığı düşünülüyor. Fizikçiler her bir parçacığın görünmez bir ayna görüntüsü de olduğuna inanıyorlar; bu ayna görüntüsüne de antimadde adını vermişlerdi.
http://www.fizikevreni.com/cekirdek2.pdf

Anti madde: Parçacıklar hakkında ilginç olan her birine karşı gelen bir anti parçacık olmasıdır. Anti parçacıklar gerçek parçacıklardır. Parçacık ve onun anti parçacığı arasındaki temel fark sadece yüklerinin ters işaretli olmasıdır. Anti parçacığı aynadaki görüntü gibi düşünelim. Aynaya bakıldığında sağdaki ve soldaki görüntüler sadece aynadaki terslenmelerdir. Benzer olarak parçacık dünyasında da yük aynaya bakıldığında terslenendir. Anti parçacığın kütlesi, spini ve diğer birçok özelliği de parçacık ile aynıdır. Genelde bir anti parçacığın adı parçacığın önüne anti kelimesi gelmesi ile yazılır. Örneğin protonun anti parçacığı anti protondur. Bu kurala uymayan elektronun anti parçacığı olan pozitrondur. Anti parçacık hakkında ilginç olan evrendeki her bir maddenin anti parçacığı olmasıdır. Bu her nedense bir gizemdir.”
http://w3.gazi.edu.tr/~mkaradag/tezler/ertugruldemir.pdf

Kuvvetler, kuvvetlerin aktarımını sağlayan atom altı parçacıklardan kaynaklandığına göre bu parçacıkların sayısı, evrendeki temel kuvvetlerin de sayısını belirlemektedir. Eğer bunlar Allah’ın takdiri ile kıyamette anti parçacıkları ile birleşirse ayet ve hadisteki olay gerçekleşmiş olacaktır.

Hakka suresindeki ayetler Evren’deki dört temel kuvvetin sayısı kıyamet ile birlikte sekize çıkacağını belirlemektedir. Bu kuvvetleri taşıyan atom altı parçacıklardan olan bozonların her birinin bir ayna görüntüsü olarak değerlendirilen anti maddelerin olacağından bahsediliyor. Böylece bu anti maddelerle birlikte sayısı dört olan kuvvet taşıyıcı taneciklerin sayısı da kıyametle birlikte, tüm kuvvetlerin Evren’in etrafında toplanmaları sebebiyle,  sekize çıkacaktır.
 
Bu bölümde, ayetlerde geçen melek kelimesinin yorumundan, Yüce Allah’ın görevlendirdiği meleklerinin inkâr edildiği anlamı çıkarıl-mamalıdır. Ayette bahsedilen meleklerin ancak evrende fiziksel olarak tanımlanan dört temel kuvvet olabileceği ve yaratılmış diğer melekleri içermeyeceği gibi bir iddia kast olunmamaktadır. Ancak Zumer Suresi 23. ayet anlamında, ayetin içerebileceği ikili anlamlara bir örnek olarak düşünülebilir.




KIYAMETTE ARŞI TAŞIYACAK OLAN “SEKİZ” VE EVREN’İN GEOMETRİSİNİ AÇIKLAYAN MODELLER

Hakka Suresi - Elmalılı Meali (Orjinal)

15. İşte o gün o vâkıa vukua gelmiştir
16. Ve Semâ yarılmış o da o gün sarkmıştır,
17. öyle ki melekler, kenarları üzerindedir ve üstlerinde o gün rabbının Arşını sekiz hâmil olur.
 
Yukarıdaki Hakka Suresi ayetlerinde kıyametin getireceği olaylardan göğün yarılması ve meleklerin  diğer bir deyişle de kuvvetlerin, göğün yani evrenin kenarları üzerinde olacağı anlatılmaktadır.

Evrenin şekli ve geometrisi üzerindeki modern görüşler ile bu ayetlerde bahsi geçen  “göğün kenarları” ve “sekiz” kelimeleri arasında oldukça ilginç bağıntılar dikkati çekmektedir.

Evrenin geometrisi üzerine en bilinen görüşlerden olan hiperbolik evren modeline göre evren,karşılıklı kenarları birbiriyle bağlantılı “sekizgen”şeklindedir.

Aşğıdaki alıntıda verilen şekillerde bu özel geometri açıklanmaktadır. Türkiye’nin en bilinen resmi bilim kuruluşu  Tübitak’ın bilimsel yayınlarından olan Bilim Ve Teknik Dergisi’nde bu görüşler yayınlandığı gibi, en bilinen uluslararası bilimsel yayınlar da bu konular işlenmiştir.

Ayetlerde göğün yani evrenin kenarlarından bahsedilmesinin ardından, arşın “sekiz” tarafından taşınacağının belirtilmesi gerçekt en çok ilginçtir.Evrenin geometrisi hakkındaki bilimsel görüşlerde “sekizgen” olarak belirtilen geometrik kavram zaten “sekiz kenarlı” anlamına gelmektedir.Melekler ,diğer bir deyişle de evrenin işlemesini sağlayan temel kuvvetler ,evrenin  bu sekiz kenarı üzerinde toplanmış ve bundan dolayı Yüce Allah’ın evren üzerindeki hükümranlık gücünün ,yani arşının, bu sekiz kenar tarafından yüklenileceği kastedilmiş olabilir.

Evrenin geometrisi üzerine geliştirilen modellerden hiperbolik evren modelinde üçgen,dörtgen veya altıgen vs. değil de tam olarak sekizken bir yapıda olması gerekliliğinin ortaya çıkması ,ayetlerin mucizevi yönünü güçlendirmektedir.

Bunların yanında, matematiksel kavramlardan olan “topoloji” kavramını ve yukarıda bahsi geçen sekizgen  yapılı hiperbolik evren modelinin topolojik yapısını araştırdığımızda yine çok ilginç sonuçlara ulaşılmaktadır.Bu konunun anlaşılabilmesi için “topoloji” kavramı hakkındaki aşağıda verilen bilgilere dikkat etmek gerekir.

“Homeomorfizma veya topolojik eşyapı (topolojik izomorfizm), matematiksel alanda topolojinin incelediği temel konulardan biridir ve iki uzayın (mesela iki şeklin) parça koparmadan sürekli olarak birbirine dönüşümünü inceler.

Kabaca, topolojik cisim geometrik bir nesne ise, homeomorfizma nesnenin yeni şeklini sürekli esneyerek kaplar. Bu suretle bir kare ve çember birbirlerinin homeomorfudurlar, fakat bir küre ve delinmiş küre değildirler.

Aralarında homeomorfizma olan iki cisim homeomorfik olarak adlandırılır. Topolojik açıdan bunlar aynıdır. Mesela bir üçgeni bir çembere, bir çay bardağını, çay tabağına ya da kulplu bardağı simide homeomorfik kılabiliriz. Bu örneklerde, bu nesnelerin içinde bulundukları uzaylar, nesnelerin hangi topolojiye sahip olduğunu belirlemektedir.

İki şekil üzerinde homeomorfizmayı şu şekilde açıklayabiliriz: A şeklinden B şekline yırtmadan, parça koparmadan geçebilmek için A'dan B'ye sürekli fonksiyona ihtiyaç vardır. Ve aynı şekilde B'den A'ya geçmemiz gerekmektedir. Bunun için de fonksiyonumuz tersinir olmalı ve tersi de sürekli olmalıdır.”
http://tr.wikipedia.org/wiki/Topolojik_E%C5%9Fyap%C4%B1



 




 
 



Yukarıda verilen bilgiler ile bu konuları açıklayan şekillerde sekizgen yapının yanı sıra, topolojik olarak bunun karşılığı olan şeklin çok ilginç olan bir özelliği de göze çarpmaktadır. Hiperbolik evrenin sekizgen yapısının topolojik karşılığı olarak gösterilen şekil,”iki delikli çörek” şeklinde açıklanmaktadır. Ancak görsel olarak bu şekil, tam da modern uluslararası kabul gören rakamlardan “8” şeklini oluşturmaktadır. Bu özelliğiyle de ayetlerde geçen “sekiz”in diğer bir yönden mucize oluşturduğunu göstermektedir.

Peygamberimize atfedilen ve bir önceki konuda bahsi geçen hadislerde söz edilen, arşı taşıyanların sayısının kıyametten önce dört olduğu ve kıyamette bu sayısının sekiz olacağı anlamındaki ifadenin, bu konu için de bir yansıması fark edilmektedir. Dikkat edilirse, bilimsel kaynaklarda hiperbolik evren modeli açıklanırken, "karşılıklı kenarları birbirleriyle ilintili sekizgen"den söz edilmektedir. Buradan, sekizgende, yani sekiz kenarlı bir yapıda dört adet karşılıklı kenar olması gerektiği çıkarımı yapılabilir. Bahsedilen birbiriyle ilintili-bağlantılı dört karşılıklı kenarın arasındaki bağ,  kıyametle birlikte gevşeyecek ve artık koparak, arşı taşıyanların yani evren üzerinde Yüce Allah'ın hâkimiyetini sağladığı unsurların, meleklerin (kuvvetlerin), göğün (evrenin) bağımsız sekiz kenarı üzerinde toplanması yoluyla ayetlerde bahsedilen durumlar gerçekleşmiş olacaktır.  Burada yapmaya çalıştığımız, bilimin ortaya koyduğu teorilerle Kuran ayetleri arasındaki mucizevî uyumun gözler önüne serilmesidir. Her şeyin doğrusunu ancak Yüce Allah bilir.



96
Galaksilerin Çöküşü (Galaktik Kıyamet) / Galaksilerin Çöküşü
« Son İleti Gönderen: T.Taşpınar Eylül 23, 2010, 08:57:09 ÖS »

GALAKSİLERİN ÇÖKÜŞÜ (GALAKTİK KIYAMET)

''O gün yerküre başka bir yerküreye, gökler de başka göklere çevrilecek. İnsanlar tek ve kahredici olan Allah'ın huzuruna çıkarılacaktır.”
14 (İbrahim)/48

Ömrünü tamamlayan galaksiler merkezindeki girdap giderek dönme ivmesini yitirir ve böylece galaksinin giderek şekli bozulur. Sonrasında ise, galaksi büyük bir patlama ile veya sessizce dağılarak büyük bir gaz bulutu şekline bürünür ve evrendeki yerini alır. Oluşan bu bulutsular oluşumunu tamamlayamayıp dağılan galaksilerdir. Oluşumunu tamamlayıp, yaşlanarak ömrünü tamamlayan galaksiler ise, zamanla merkezlerindeki girdabın hızı düşerek durur ve böylece galaksi dağılarak veya patlayarak gaz bulutuna dönüşür. Evrende oluşumunu tamamlayamayan veya ömrünü tamamlayarak yaşlanıp dağılan bütün galaksiler önce gaz bulutsusuna, sonra da büyük ve devasa yıldız kümelerine dönüşürler. Yıldız kümelerine dönüşen gaz bulutsuları da zamanla tamamen gezegenlere dönüşerek ömürlerini tamamlarlar. Daha sonra orada oluşan büyük bir girdaba kapılarak değişime ve dönüşüme uğrar. Önce büyük bir kuasara, sonra yeni bir galaksiye dönüşerek evrendeki yerlerini alırlar.

Büyük yıldız kümeleri de, oluşumunu tamamlayamayıp dağılan veya oluşumunu tamamlayarak yaşlanıp, merkezlerindeki girdap durduğunda büyük bir patlama ile dağılarak, gaz bulutuna dönüşen galaksi artıklarının zamanla tamamen yıldız ve gezegenlere dönüşmüş halleridirler. Bu gaz bulutsuları zamanla tamamen yıldız ve gezegenlere dönüşerek, ömürlerini tüketip atıl hale gelirler. Daha sonra, orada oluşan devasa bir girdapla toplanarak yeniden gaz bulutuna dönüştürülür ve yeni bir oluşum şekli ile yeni bir kuasar ve akabinde de yeni bir galaksiye dönüştürülürler. Bu şekilde evrendeki her şey, sürekli oluşum ve dönüşüm yasası çerçevesinde oluşup ömrünü tüketerek, yeni bir oluşuma dönüştürülür. Böylece, evrendeki hiçbir şey zayi edilmez.   
http://www.focusdergisi.com.tr/apps/forum.app/read.php?f=102&i=39&t=39
      

Evrenin yok oluşu ve tekrar yaratılışı

Mehmet Akyol                                          
Olaya "evrensel" açıdan baktığımızda, gökadalar da bir bakıma maddenin işlendiği fabrikalardır. Belki burada, üzerlerinde "Geri Kazanım Kumbarası" yazılı büyük kutular yok; ancak, buradaki geri kazanım sürecinin çok verimli biçimde işlediği bir gerçek. Nasıl atık içecek kutularından yenileri üretilebiliyorsa, gökadalarda da patlayıp ölen yıldızların atıklarından yeni yıldızlar meydana geliyor.''
http://www.haberbilgi.com/bilim/astronomi/evrende_geri_kazanim.html

Evrende Geri Kazanım 
(Alp Akoğlu. TÜBİTAK Bilim ve Teknik, Aralık 2000. Sayfa 28-32)

O gün Yerküre başka bir Yerküreye, gökler de başka göklere çevrilecek. İnsanlar tek ve kahredici olan Allah'ın huzuruna çıkarılacaktır.
14(İbrahim)/48

Yeni bir Evren’in yeni bir Big Bang ile yaratılmasıyla varlık âlemine çıkışı birçok bilim insanının öngördüğü şekilde gerçekleşirse,  ayetteki  ‘’yerin başka bir yere ve göklerin başka göklere çevrilmesi” olayının Yüce Allah’ın dilemesi ve kudretiyle gerçeğe dönüşmesi anlamına gelecektir.

Yazılı kâğıt tomarlarının dürülmesi gibi göğü düreceğimiz günü düşün. Başlangıçta ilk yaratmayı nasıl yaptıysak, -üzerimize aldığımız bir vaad olarak- onu yine yapacağız. Biz bunu muhakkak yapacağız.
 21(Enbiya)/104

Onlar (böyle davranmakla), bulut gölgeleri içinde Allah’ın (azabının) ve meleklerin kendilerine gelmesini ve işin bitirilmesini mi bekliyorlar? Hâlbuki bütün işler Allah’a döndürülür.
2(Bakara)/ 210
 
O gün, gök beyaz bulutlar halinde parçalanacak ve melekler bölük bölük indirilecektir
25(Furkan)/25

Bu ayetlerde kıyametin gerçekleşme şekline ait bilgiler verilmekte ve göğün bulutlar halinde yarılıp parçalanacağı bildirilmektedir. Yukarıdaki alıntılarda dikkat ederseniz parçalanarak dağılan galaksilerin ilk önce birer gaz bulutuna dönüştüğü açıklanıyor. Yani galaksiler tam da ayette bahsedildiği gibi bulutlar (bulutsular) halinde parçalanıyor.

Güneş’in uğrayacağı akıbet konusundaki bilimsel bulgularla ilgili kaynaklarda da Güneş’in ömrünün son döneminde Beyaz Cüce'ye dönüşmesi hususuyla ilgili Furkan 25. ayette bahsedilen ''beyaz bulutlar” arasında bir çağrışım oluşmaktadır. Bilimsel kaynakta şöyle deniyor: ''Güneş’e benzeyen yıldızlar, parlaklıklarında büyük bir artış göstererek ölmeye mahkûmdurlar. Yıldızın çekirdeğinde hidrojen kalmadığında, nükleer yakıtı da geçici olarak tükenmiş demektir. Çekirdekteki nükleer reaksiyonlar durursa da çekirdek çevresindeki bir kabukta hidrojen yanması devam eder. Bu arada hidrojen yakan kabuğun sıcaklığı artar, bu nedenle de helyum üretimi hızlanarak sürer…

…Yıldız ışıma gücü bin Güneş’e eşit olan bir kırmızı süperdev’e dönüşmüştür. Öylesine çok miktarlarda enerji açığa çıkar ki yıldız kararsız hale gelir ve dış katmanlarını yıldız rüzgârıyla uzaya püskürtür. Sonunda geriye, yıldızın orijinal kütlesinin % 10’unu oluşturan ve genişlemekte olan iyonlaşmış bir gaz kabukla çevrelenmiş karbon bir çekirdek kalır. Önceki süperdev, bir gezegenimsi bulutsu haline gelmiştir. Genişlemekte olan gaz kabuk, yıldızın yaşamı boyunca meydana gelen nükleer reaksiyonlar tarafından ortaya çıkarılan maddelerce kimyasal olarak zenginleşmiştir. Gezegenimsi bulutsunun merkezinde sıcak olmakla birlikte hızla soğuyan bir yıldız kalıntısı vardır. Gezegenimsi bulutsunun merkezindeki yıldız bir beyaz cücedir. '' Görüldüğü gibi Güneş bir kırmızı dev olduktan sonra dış katmanlarını küçük bulutsu parçalar halinde uzaya püskürtüyor. Sonuçta, merkezindeki yıldız kalıntısı bir Beyaz Cüce oluyor ve bunun yanında da bulutumsu parçacıkların beyaz renkte görünmesini sağlıyor. Ancak şu da unutulmamalıdır ki, yukarıda Güneş için sözü edilen Beyaz Cüce’ye dönüşme olayı, kıyametin kopmasından önce Güneş’in belirli bir yaşa gelip kırmızı deve ve sonunda beyaz cüceye dönüşmesi için geçerli olabilir. Pek tabiî ki, Güneş bu aşamalara henüz gelemeden de kıyamet her zaman kopabilir. Ancak Güneş’in beyaz cüce aşamasına gelişi ile kıyametin başlangıcı ve aşamaları eş zamanlı da olabilir. Burada sadece Güneş’imizden bahsediyoruz ama Evren’deki diğer yıldızlar için de aynı süreç geçerli olacaktır.





97

•KIYAMETTE TUTUŞTURULAN DENİZLER

•RADYO DALGALARI

•KARADELİKLER  
 
•TUZLU SU


Dünya kıyametinin Samanyolu galaksisinin merkezinde bulunan dev karadeliğe yaklaşması ve kaçınılmaz bir şekilde bu karadeliğe düşmesi ile gerçekleşebileceğine dair bilimsel bulgulardan bahsetmiştik.
Kıyametin en ilginç olaylarından birisi ise, denizlerin tutuşarak yanmasıdır. Böyle bir olayın nasıl gerçekleşebileceği konusu her zaman merak uyandırmıştır. En son bilimsel araştırmalarda (2009 yılında) tuzlu suyun yanması ve bu şekilde yakıt olarak kullanılabilmesi ile ilgili ilginç tespitler yapılmıştır. Bunların içinde konumuzu ilgilendiren tespit, radyo dalgalarının tuzlu suyu ayrıştırması ve bunun sonucunda yanmanın sağlanmasıdır. Çünkü karadelikler çok güçlü bir şekilde radyo dalgaları üretmektedirler. Dünya bu karadeliğin etki alanına girdiğinde kaçınılmaz bir şekilde bu radyo dalgalarının tersinde kalacak ve tuzlu sudan oluşan denizler bundan etkilenecektir. Aşağıdaki alıntılarda bu konuyu açıklayan bilgi ve yorumlar bulunmaktadır.

Nature dergisinde yayınlanan makalede aktarıldığı şekliyle Amerikan Ulusal Görsel Astronomi Gözlemevi (NOAO)’dan Todd Boroson önderliğindeki ekip, üzerinde çalıştıkları Sloan Dijital Gökyüzü Taraması (SDSS) verileri arasında garip bir kuazara rastladılar. Kuazarlar özellikle evrenin ilk dönemlerinde sıklıkla görülen, merkezlerinde aktif bir karadeliği ve etrafında bu karadeliği besleyen madde yığınları olan yapılara verilen isimdir. Karadeliğin etrafındaki gazlar çekim etkisiyle sıkışıp, ısınırlar ve radyo dalgalarından X-ışınlarına kadar geniş bir aralıkta yüksek miktarlarda ışıma yaparlar.     
http://www.uzayveastronomi.com/2009/03/05/galaksi-merkezinde-karadelik-cifti/

Bu sebeple, süper kütleli karadelikleri aramak için, en uygun yerler yakın galaksilerin çekirdekleridir. Aktif galaksi çekirdeklerinin güç kaynakları, muhtemelen karadeliklerdir. Merkezdeki etkinliğin yakın görüntüsü, radyo yayını fışkırmalarıdır. Fışkırmalarının kaynağı, merkezde, süper kütleli bir karadeliğin varlığıyla açıklanabilir.
http://www.yaklasansaat.com/evren/karadelik/karadelik.asp

Tuzlu suyun yanmasının mümkün olmadığını düşünen bilim adamları, John Kanzius'un, icat ettiği bir radyo dalgası üreteciyle tuzlu suyu yaktığını açıkladığında onun bir aldatmaca olduğunu sandı. Ancak hiç de öyle değildi.

Penn Eyalem Üniversitesi'nden kimyacılar, cihazı aldılar, kendi deneylerini yaptılar ve bunun gerçekten doğru olduğunu buldular. RFG tuzlu suyu tutuşturdu ve yaktı. Alevlerin sıcaklığı 1648 dereceye ulaşıyor.
Tuzlu Su Nasıl Yanabiliyor?

Suyun yanması hidrojenle oluyor. Normal durumda, tuzlu su, öyle görünmesine karşın kendiliğinden yanmaz. Radyo dalgaları aslında tuzlu suyu oluşturan bileşenler arasındaki bağları zayıflatıyor-Sodyum Klorür, Hidrojen ve Oksijen- serbest kalan hidrojen, bir kez ateşlendiğinde, radyo dalgalarına maruz kaldıkça açığa çıkmayı sürdürerek yanmasını devam ettiriyor.
http://www.haber7.com/haber/20091004/Tuzlu-su-benzine-alternatif-olabilir-mi.php

Denizler, tutuşturulduğu zaman
81 (Tekvir)/6

Bu ayette "succiret" kelimesi kullanılmıştır. Bu kelime 'tescir' den mazi-meçhul sigasıdır. Tescir, Arapçada tandır içindeki ateşi tutuşturmak, körüklemek anlamına gelir. Gerçi denizlerin tutuşturulması insana ilk bakışta tuhaf gelebilir ama eğer suyun gerçek yapısını dikkate aldığımız zaman, bunun hiç de tuhaf olmadığını görürüz. Bu öyle bir mucizedir ki, Allah, suyu iki farklı gazdan (oksijen ve hidrojen) yaratmıştır. Biri (oksijen) ateşin yanması için gereklidir, ikincisi (hidrojen) ise, kendi kendine tutuşarak ateş alır. Bu iki gaz birleştiğinde suyu meydana getirirler ve ateşi söndürücü bir özellik alırlar. Allah Teâlâ işte bu hususa dikkati çekmektedir. Yani bu iki gaz birbirinden ayrıldığında, hidrojen kendi kendine tutuşur ve oksijen de bu ateşi hızlandırır. Zaten bu gazların asıl özellikleri de budur” (Tefhim ül- Kuran’dan)
Görüldüğü üzere en son paragraftaki alıntıda ayette geçen “succiret” kelimesi ateş almak, tutuşmak anlamlarına gelmektedir. Bazı meallerde “denizlerin tutuşması” değil de “denizlerin kaynatılması” olarak tercüme edilmektedir. Ayeti “denizlerin tutuşması” şeklinde anladığımızda modern bilimin bulgularına daha uygun sonuçlar çıkmaktadır.



98

KARİ’A : KIYAMETLE GELEN VE ŞİDDETLE ÇARPAN SES

1. O Karia, o şiddetli ses çıkararak çarpan.
2. Nedir Karia?
3. Karia'nın ne olduğunu sana bildiren nedir?
4. O gün insanlar, çırpınarak yayılmış pervaneler gibi olurlar.
5. Dağlar, didilmiş renkli yün gibi olur.

              101(Kari’a)/1-5

‘’O kari’a. O çarpacak bela, yani kıyamet. Çünkü "karia", "kar"dan türemiştir. Maddesinden "kar'", şiddetli bir ses çıkaracak derecede şiddetle dayanıp çarpmaktır.’ ’(Elmalılı tefsiri)

‘’Karia”nın manası, bir şeyin başka bir şeye çarpmasından çıkan sert sestir.’   
(Tefhimü-l Kuran’dan)
Kari’a Suresi 1. Ayet ve Tefsiri 
http://www.kuranmeali.com/tefsir.asp?sureno=101&ayet=1

Onlar, birbirleriyle çekişip dururken kendilerini ansızın yakalayacak korkunç bir sesi bekliyorlar.
Olan müthiş bir sesten ibarettir. Bunun üzerine onların hepsi hemen huzurumuzda hazır bulunurlar.

36(Yasin)/ 49 ve 53. ayetler

Bunlar da ancak asla geri kalmayacak korkunç bir ses bekliyorlar.
38(Sad)/15

Stanford Üniversitesi’nde fizik profesörü olan ve Perseus galaksi kümesini inceleyen astronom Steven Allen “Ses dalgaları basınç dalgalarıdır. Ve kara delikler veya en azından onların göreli fışkırmaları muazzam ses dalgaları üretebilirler, sonra bunlar etrafı çevreleyen galaktik gazda yayılırlar’ diyor. “Işık hızına yakın hızda hareket eden materyal içeren göreli fışkırmalar, dev eliptik galaksileri ve galaksi kümelerini kaplayan sıcak gaza çarptığı zaman, sanki ‘galaktik bir davulu’ çalarlar. Fışkırmalar “değnek ‘’ olarak davranır, gazın yüzeyi “davul ‘’dur.
http://www.gnoxis.com/forum/bilim-and-teknoloji/13819-garip-ama-gercek-karadelikler-sarki-soyluyo.html

Uluslararası astronomlar devasa bir kara deliğin yaydığı ses dalgalarını ilk kez gözlemlemeyi başardılar.
250 milyon ışık-yılı ötedeki kara deliksi bemolden söylüyor. Ses dalgalarının enerjisi milyonlarca süpernovanınkine eşit.

Washington’da açıklama yapan uzmanlar Dünya’ya 250 milyon ışık-yılı mesafedeki Perseus galaksisinin içinde bulunduğu kümenin merkezindeki kara delikten gelen ses dalgalarını Amerikan uzay teleskopu Chandra’yla tespit ettiklerini bildirdiler. Uzmanlar kara delikten yayılan sesin insan kulağının duyabileceğinden bir milyon kere milyar kat daha pes olduğunu belirttiler.

Nasıl oldu da soğumadı?
Astronom Bruce Margon’un NASA’da düzenlenen basın toplantısında verdiği bilgiye göre x ışınıyla çalışan Chandra teleskopu sayesinde saptanan ses dalgaları astronomların yıllardır kendilerine sordukları sorunun yanıtlanmasını sağlayabilecek: Bu kümenin göbeğindeki sıcak gazlar aradan 10 milyar yıl geçtiği halde nasıl olup da soğumadı? Astrofizikçi Kim Weaver konuyu açıklarken şunu söyledi: “Ses dalgaları gazların içinden geçerken absorbe ediliyor enerjileri hararete dönüşüyor... Bu da gazların niçin soğumadığını gösteriyor...”
http://www.uslanmam.com/uzayin-derinliklerinde/277043-kara-delik-mirildaniyor.html

Yukarıda belirtilen ayetlerde kıyametin çok şiddetli ve çarpan bir ses ile geleceği tekrar edilerek vurgulanmaktadır. Bu ayetlerle ilgili olarak galaksi merkezlerindeki dev karadeliklerden kaynaklanan çok şiddetli ses dalgalarından bahsediliyor. Bu ses dalgalarının galaksi merkezlerinde karadelik yakınlarında oluşan galaktik gaz bulutuna çarptığı ve bu gazın sıcaklığının bu çok yüksek basınç yaratan ses dalgalarından kaynaklandığı üzerinde de duruluyor.

Şimdi, daha önceki konularda da tekrar ederek belirttiğimiz, Dünya’mızın beklenen kıyametinin Samanyolu galaksisinin merkezinde bulunan dev karadeliğe düşmesi şeklinde olacağı öngörüsüne ve Dünya’nın kaçınılmaz bir şekilde bu dev karadeliğe ve galaksi merkezine yaklaşmakta olduğu görüşüne tekrar dikkat edelim. Dünya galaksi merkezindeki gaz ve toz bulutuna girecektir. İşte bu aşamada dev karadelikteki yukarıdaki alıntılarda belirtilen fışkırma ve onun çok yüksek basınç yaratan şiddetteki ses dalgaları ayetlerde vurgulanan ‘’şiddetle çarpan sesi’’ yaratacaktır. Belki de kıyametimizin başlangıcı bu ses olacaktır.


99

DUMAN (DUHAN) 
GALAKSİ MERKEZİ VE YAKLAŞAN KIYAMET

10. Şimdi sen, göğün, açık bir duman çıkaracağı günü gözetle.                     
11. Duman insanları bürüyecektir. Bu, elem verici bir azaptır.                     
12. (İşte o zaman insanlar:) Rabbimiz! Bizden azabı kaldır. Doğrusu biz artık inanıyoruz (derler).   
13. Nerede onlarda öğüt almak? Oysa kendilerine gerçeği açıklayan bir elçi gelmişti. 
14. Sonra ondan yüz çevirdiler ve: Bu, öğretilmiş bir deli! dediler.             
15. Biz azabı birazcık kaldıracağız, ama siz yine (eski halinize) döneceksiniz.
16. Fakat biz büyük bir şiddetle yakalayacağımız gün, kesinlikle intikamımızı alırız.
   
                                                                                               44 (Duhan)/10-16 

Dünya’mız Güneş sistemi ile birlikte Samanyolu galaksisinin merkezine ve bu merkezdeki karadeliğe doğru giderek yaklaşmaktadır. Bu karadeliğin çekim alanına girdiğinde işte bu, beklenen ve vaat edilen kıyamet gerçekleşmeye başlayacaktır. Dünyamızın sonu ile ilgili tabii ki başka kıyamet senaryoları çıkarılabilir ve sonunun Evren’deki herhangi başka bir sebepten olabilmesi mümkündür. Ancak modern bilimin tespitlerine göre Dünya’mız ile birlikte Güneş Sistemi için belirlenen ve kaçınılmaz olan ve ister istemez zaman geçtikçe yaklaşılan son, bu kıyamettir.

Duhan Suresi 10. ayette bahsedilen duman (duhan) ile kastedilenin ne olabileceği ile ilgili şu alıntılara dikkat edelim.

‘’Şeker molekülü,galaksimizin merkezine yakın’’, bizden 26 000 ışık yılı uzakta (bir ışık yılı ışığın bir yılda katettiği yoldur ve yaklaşık olarak 36 trilyon kilometreye eşittir) çok büyük boyutlardaki gaz ve toz bulutunda tespit edildi. Bu toz bulutları -ki çoğu zaman birkaç ışık yılı büyüklüğündedirler- yeni yıldızların oluşumu için temel madde kaynaklarıdır. Fakat Dünya’ ya kıyasla çok daha seyrek olan bu bulutlar,  milyonlarca yıl süren karmaşık kimyasal reaksiyonların meydana geldiği bölgelerdir.’’
http://www.istanbul.edu.tr/fen/astronomy/news.php?newsid=88)

‘’Hz. Ali'den şöyle nakledilmiştir: Kıyametten önce gökten gelecek bir dumandır.’’
(Elmalılı Tefsiri)
http://www.kuranikerim.com/telmalili/duhan.htm

‘’Büyük galaksilerin merkezlerinde olduğu gibi bizim galaksimizin de merkezinde devasa bir karadelik bulunuyor. Devasanın anlamı 3 milyon Güneş kütlesi. Gece göğünde Yay takımyıldızına (Sagittarius) doğru baktığınızda Samanyolu'nun merkezine bakıyor olacaksınız. Özellikle bir dürbün ya da teleskopla bölgeyi incelerseniz ‘’yoğun yıldız, gaz ve toz bulutları göreceksiniz’’ fakat karadeliğe rastlayamayacaksınız. Bu çok normal çünkü karadelikler çekim kuvvetleri nedeniyle ışığın bile içinden kaçamadığı cisimler. Fakat karadelikler, etrafında büyük hızlarla dönen ve ışıma yapan maddeler sebebiyle, ayrıca etrafındaki cisimlere uyguladığı kütle çekim etkisiyle gözlenebiliyorlar. Bütün bunlara rağmen ‘’bölgedeki yoğun gaz ve toz kümeleri nedeniyle’’ merkezdeki karadeliği gözlemek çok zor, en azından görünür spektrumda. Kızıl ötesi spektrumda incelendiğinde gaz bulutlarının etkisi azalıyor ve görüntü alınabiliyor.
http://astronomy.ege.edu.tr/main/forum/index.php?topic=160.0

Yukarıdaki kaynaklarda da fark edileceği üzer, Samanyolu galaksimizin merkeze yakın bölgeleri çok yoğun gaz ve toz bulutları içeriyor. Dünyamız da Güneş Sistemi ile beraber merkezdeki bu bölgeye yaklaşmaktadır. Bu bölge ayrıca yok oluşun gerçekleşeceği (bu yok oluşu en azından Dünya ve Güneş Sistemi için söyleyebiliriz) tüm Evren’i sona erdirecek bir kıyamet, bu bahsedilen kıyametle birlikte ya da hemen sonra ve yahut da Yüce Allah’ın takdir edeceği başka bir zamanda gerçekleşebilir. Merkezdeki dev karadeliğe yakın olan bölgedir. Sonuçta Dünya’mızın bu yoğun gaz ve toz bulutlarının içine girmesi kaçınılmaz bir durumdur. Merkezdeki dev karadeliğe de yaklaşılmış olacağı için kıyametin de yaklaştığı bir dönemden bahsedilebilecektir.

Bilim insanları Evrenin, “Big Crunch”  adı verilen kendi içerisine çöküşünün başlangıcı olarak, Evren’deki maddenin kritik yoğunluğa ulaşmasını göstermektedirler. Evrenin sonu yani kıyametle ilgili başka teoriler de vardır. Bu teorilerden herhangi birinin öngördüğü şekilde Evren’in son bulması Yüce Yaratıcının bilgisi ve takdiri dâhilinde herhangi bir zamanda gerçekleşebilecektir. Örneğin, Evren’in kendi içine çöküşü yalnızca Yüce Allah’ın bilebileceği bir zamanda başlayarak Dünya’mızın Güneş sistemiyle birlikte galaksi merkezindeki karadeliğe doğru çok daha hızlı bir şekilde yol almasını ve merkezdeki bu karadeliğin Evren’deki büzülmeyle birlikte yoğunluğunu olağanüstü arttırarak Dünya’yı ve diğer gökcisimlerini kendi içine hızla çekmesini sağlayabilir.

Ayrıca ayette bahsedilen dumanın ‘’gökten gelecek’’ ya da  ‘’göğün getireceği ya da çıkaracağı’’ bir duman olması, yeryüzünden kaynağını almayan bir duman (duhan) olması da bu görüşümüzü destekleyen bir durum oluşturmaktadır. Bunun yanında duhan azabının biraz kaldırılması ve insanların yine yola gelmemesi; önce iman ettik diyerek sonra tekrar dönmeleri de, bir gaz bulutunun içine girdikten belki de yüzlerce yıl sonra çıkılması, sonrasında başka bir gaz bulutuna girilmesini belirtiyor olabilir. Duhan suresi 16. Ayette, ‘’Fakat biz büyük bir şiddetle yakalayacağımız gün, kesinlikle intikamımızı alırız’’ denmesiyle de Dünya’nın ve Güneş sisteminin, karadeliğin ‘’olay ufku’’na girmesi ve artık geri dönülmez noktadan kurtulamaması kastediliyor da olabilir. (Olay Ufku: kuramsal olarak, içine bir kez girildikten sonra bir daha kaçılamayacak karadeliksel bölge.)

Yukarıdaki açıklamaların yanı sıra sonradan tespit ettiğimiz şu bilgiler de önem arz etmektedir.
‘’Samanyolu'nu kızılötesi ve radyo dalgalarıyla inceleyen astronomlar, Amerikan Astronomi Birligi’nin St. Louis'de 3 Haziran'da (2008 yılı) yaptığı toplantıda gökadamızın yapısının yenilenmiş bir görünüşünü sundular...

Elli yıl önce radyo astronomları, görüş hattımız üzerinde Samanyolu'nun merkezinden 10000 ışık yılı uzaklıkta alışılmışın dışında bir spiral kolun varlığını keşfettiler. Bu kol 10 milyon Güneş kütlesi kadar ‘’hidrojen gazı’’ içeriyordu ve garip bir biçimde 190000 km/s'nin üzerinde bir hızla bize doğru genişliyor gibi görünüyordu. Astronomlar bu kola Genişleyen 3 kiloparsek Kol adını verdiler… Harward-Smithsonian Astrofizik Merkezi'nden Tom Dame ve Partick Thaddeus, Sili'deki Cerro Tololo İnter-Amerikan Gözlemevi'nden elde edilen ‘’galaktik gaza’’ ait radyo haritalarını incelediler…

Astronomlar 3-kiloparsek kolların gökada merkezinin her iki yanında binlerce ışık yılı uzanan ve milyarlarca yıldız içeren gökadanın büyük yıldız çubuğu ile gazın etkileşimi sonucu oluştuğunu düşünüyorlar.
http://www.astronomy.com/asy/default.aspx?c=a&id=7039’’
http://astronomy.sci.ege.edu.tr/pictures/astrohaber/ah05_0615.pdf

Dünya’mızın Güneş sistemiyle birlikte yaklaşmakta olduğu galaksi merkezindeki dev karadeliğin yakınları sayılabilecek bir mesafede, sadece gazdan oluşan (hidrojen gazı) sarmal bir kol bulunmaktadır. Bu kol aynı zamanda genişleyerek 190000 km/s hızla Dünya’ya yaklaşmaktadır. Bu büyük gaz kütlesi Duhan suresinde belirtilen dumanı (duhan) oluşturabilir. Aynı zamanda, kelimenin tam anlamıyla, bize doğru kendisi yaklaştığı için de ayetteki  ‘’göğün getireceği veya çıkaracağı’’ tanımlamasına tamtamına uymaktadır.



100

KIYAMET İLE İLGİLİ AYETLER
VE MODERN BİLİMİN VERİLERİ ARASINDAKİ UYUM

81(Tekvir) /1, 2, 3…6)

        1. Güneş, dürüldüğü zaman,                   
        2. Yıldızlar, bulanıp söndüğü zaman,                                                  
        3. Dağlar, yürütüldüğü zaman                            
               … 
        6. Denizler kaynatıldığı zaman, …                                  


Göğün, erimiş maden gibi ve dağların atılmış renkli yün gibi olacağı gün.
70 (Mearic)/ 8, 9

Gök yarılıp da, yanıp kızaran yağ gibi kırmızı gül haline geldiği zaman.
55(Rahman)/37 
                             
Bu ayetleri aşağıda belirtilen bilgilerle karşılaştırarak değerlendirelim:

‘’…gökadamızın merkezindeki 30-40 ışıkyılı genişliğindeki alan, alışık olmadığımız enerji kaynaklarının karşılıklı etkileşimiyle sıcak ve hareketli bir kazan görünümünde. Bunların başında, Sagittarius A* adlı karadelik adayı geliyor. (Daha sonraki yıllarda yapılan araştırmalar sonucu bunun bir karadelik olduğu kesinleşmiştir.) Bunun çevresinde ömürlerini tamamlamak üzere kırmızı dev aşamasında bir yıldız kümesi, genç yıldızlardan oluşan bir yapı, moleküler ve iyonize gaz bulutları ve bir süpernova artığına benzeyen güçlü bir ışınım kaynağı yer alıyor. Yoğun gaz ve toz bulutları, gökada merkezini optik teleskoplara kapatıyor…’’
http://www.haberbilgi.com/bilim/astronomi/bir_gokada_portresi_samanyolu5.html

Duhan Suresi ile ilgili açıklamalarda Dünya’nın Güneş sistemi ile birlikte Samanyolu galaksisinin merkezinde bulunan dev karadeliğe doğru yaklaşmakta olduğunu vurgulamıştık. Kıyamet başlangıcının Dünya’nın bu dev‘’ karadeliğe düşmesi’’ ile olabileceğini belirtmiştik. (tabii ki en doğrusunu Yüce Allah bilir) Kıyamet ile ilgili bazı ayetlerde anlatılan olaylar ile bilimsel kaynaktaki bilgiler arasındaki önemli uyumlara dikkatimizi çekmektedir. Tekvir suresindeki; Güneş’in dürülmesi ve yıldızların bulanması olayları, galaksi merkezinde bulunan ‘’yoğun gaz ve toz bulutları’’ ve ‘’moleküler - iyonize gaz bulutları’’ arasında bir neden-sonuç ilişkisi kurulabilir. Bu bulutlar yaygın bir şekilde Dünya’yı kuşatan Güneş ışınlarının dürülmüş gibi kapanarak artık sadece küçük bir küre gibi görülmesine, yıldızların da bu gaz ve toz bulutlarından dolayı bulanık bir şekilde görülmesine ya da zaten çok küçük ve belirsiz olarak görülen yıldızların da artık görülemez olmasına sebep olabilecektir.

Mearic: 8 ve 9. ayetlerinde “Göğün, erimiş maden gibi ve dağların atılmış renkli yün gibi olacağı gün” ve Rahman:  37’de “Gök yarılıp da, yanıp kızaran yağ gibi kırmızı gül haline geldiği zaman” ayetinde vurgulanan ‘’göğün erimiş maden gibi olması’’ ve ‘’göğün kızaran yağ gibi kırmızı gül haline gelmesi’’ olayları ile yukarıdaki alıntıda belirtilen ‘’Bunun çevresinde ömürlerini tamamlamak üzere kırmızı dev aşamasında bir yıldız kümesi’’ ve ‘’bir süpernova artığına benzeyen güçlü bir ışınım kaynağı yer alıyor’’ şeklinde verilen bilgiler arasındaki uyum birbirlerini desteklemektedir. Galaksi merkezi yakınlarında kırmızı dev halindeki yoğun yıldızlar ile ‘’süpernova artığına benzeyen güçlü ışınım’’, göğün erimiş bir maden gibi veya kızaran yağ gibi kırmızı güle benzeyen bir hal almasına neden olabilecektir.

Bunların yanında Dünya’nın ısı ve ışık kaynakları olan Güneş ve yıldızlar etkilerini büyük oranda kaybettikleri halde, çok büyük bir ısı gerektiren ‘’denizlerin kaynaması’’ olayının gerçekleşmesi ilk bakışta birbirine ters bir durum gibi görünecektir. Ancak bilimsel kaynaktaki ‘’… Gökadamızın merkezindeki 30-40 ışıkyılı genişliğindeki alan, alışık olmadığımız enerji kaynaklarının karşılıklı etkileşimiyle ‘’sıcak’’ ve hareketli bir kazan görünümünde’’ açıklamaları bu durum için mantıklı bir açıklama oluşturmaktadır. Bununla birlikte şu alıntıdaki bilgiler de bu konuda açıklayıcı olabilir.

‘’Karadelikler, çok güçlü kütle çekimleri nedeniyle olay ufku denen küresel bir sınırı geçen ışığın bile geri çıkmasına izin vermediği için kuramsal olarak görülmesi olanaksız yapılar. Ancak, çevrelerindeki gaz yutulmadan önce karadelik çevresinde bir disk içinde dönerken ‘’milyonlarca dereceye kadar ısınıp’’ güçlü X-ışınları yaydıklarından karadeliklerin varlığı belirlene-biliyor.’’                                     
http://www.biltek.tubitak.gov.tr/haberler/gokbilim/S-457-14.pdf

 
‘’Göklerin ve yerin gaybı Allah’a aittir. Kıyamet’in kopması, bir göz kırpması gibi veya daha az bir zamandır…’’   
16 (Nahl)/77

Bu ayeti ile aşağıdaki bilimsel kaynaktaki bilgiler arasındaki uyum da birbirleriyle örtüşmektedir.
‘’Galaksinin merkezinde Güneş'in tam 3 milyon katı kütleye sahip bir kara delik bulunmaktadır. Bu karadelik muhteşem çekim kuvvetiyle etrafındaki tüm yıldızları yutarak onları yemektedir. Bilim adamları bu büyüklükte bir karadeliğin Dünyamızı yutmasının ‘’sadece bir saniye’’ süreceğini belirtmektedirler.’’          
http://www.ilmimercek.net/?Pg=Detail&Number=7439


75 (Kıyamet)/6-9

          6. “Ne zamanmış kıyamet?” diye sorar.                
                 7. Göz kamaştığında,                         
                       8. Ay tutulduğunda,                         
                              9. Güneş ve Ay bir araya getirildiğinde…
 


Yukarıdaki ayetlerde ‘’gözlerin kamaşması’’ olayı, galaksi merkezi yakınlarındaki ‘’süpernova artığına benzeyen güçlü ışınım’’ ile ilgili olabilir. 
http://www.haberbilgi.com/bilim/astronomi/bir_gokada_portresi_samanyolu5.html
 
Bunun yanında şu bilgiler de ayetlerde belirtilen  ‘’gözlerin kamaşması’’ olayını daha net bir şekilde açıklamaktadır.

‘’Birçok büyük gökada merkezi bir karadelik içermektedir. Karadeliğin içindeki çok büyük gravitasyonel çekimden dolayı gaz spiralleri oluşur. Bunların bir kısmı karadeliğe geri düşer. Yüksek türbülansın olduğu bölgelerde madde süper sıcaklıklıdır ve X-Ray ile beraber birçok dalga boyunda ışınım yayar. Bu da çok aktif gökadaların çekirdeklerinin çok parlak görünmesine neden olur.’’
http://www.forumsitesi.biz/samanyolu-merkezindeki-karadelik-tekrar-t105157.html?s=6c591e241616b2a78a9ef38d52e59395&amp;t=105157

Ay’ın tutulması ise yukarıdaki bu konu başlığıyla ilgili alıntılarda da belirtildiği üzere, galaksi merkezine yakın bölgedeki çok yoğun gaz ve toz bulutu sebebiyle güneş ışığının Ay’a ulaşamaması ve bu nedenle Ay’ın sürekli tutulma olayındaki gibi karanlıkta kalması durumuyla ilişkili olabilir. Güneş ile Ay’ın bir araya getirilmesi de bunların galaksi merkezindeki dev karadeliğe düşünce atomlarına ve hatta atom altı parçacıklarına ayrılarak karadelikteki  ‘’tekilliğin’’ bir parçası olmaları kaçınılmaz olur.

‘’Yeryüzü ve dağlar kaldırılıp birbirine tek çarpışla çarpılıp darmadağın edildiği zaman’’  69(Hakka)/14 ayetindeki yeryüzü ve dağların kaldırılıp birbirine çarpılarak darmadağın edilmesi olayı, galaksi merkezindeki milyonlarca dereceyi bulan ısı ile Yerküre’nin çekirdeğindeki sıcak magmanın meydana getirebileceği çok yoğun volkanik hareketlilik sonucu gerçekleşebilecektir. Ancak ‘tek çarpışla çarpılıp darmadağın edilmesi’ ile Dünya’nın dev karadeliğe düşünce Dünya yüzeyi ile dağlar da atom altı parçacıklarına ayrılıp iç içe geçerek karadelikteki tekilliğin parçası haline gelmeleri kastediliyor da olabilir. Şüphesiz ki, en doğrusunu ancak yüce Allah bilir.


Çekirdek

Yer kürenin en iç kısmını oluşturur. Yarıçapı 3400 km. kadardır. Yapısında demir ve nikel bulunur. Bu nedenle yoğunluğu fazladır. Çekirdekte sıcaklığın 3000 derece ile 4000 derecenin üzerinde olduğu sanılmaktadır.

Yer’in merkezindeki yüksek basınç nedeniyle çekirdekte bulunan maddelerin katıya yakın olduğu sanılmaktadır.
http://www.yeniforum.gen.tr/fosil-yakitlarin-tuketilmesi-t125760.html’’

Yerküre’nin merkezinde sıcaklık ve basınç çok yüksektir. Dünyamız galaksi merkezine yaklaştığında buranın verdiği yüksek ısıyla denizlerdeki suyun da buharlaşması sonucu yerkabuğunun en ince bölümü olan okyanus tabanlarından yüksek basıncın etkisiyle, üstündeki deniz suyu da olmayacağından ağırlık ve basınç azaldığı için, merkezdeki sıcak magma yüzeye doğru fışkıracaktır. Özellikle Tekvir Suresi 6. ayette göre ‘’denizlerin kaynatılması/ateşlenmesi/tutuşturulması… ve hatta fışkırtılması’’ olaylarına da bu durumlar sebebiyet verebilir.

Zilzal 2. ayette de kıyamet gününde arzın diğer bir deyişle yeryüzünün içindeki ‘’ağırlıkları dışarı" atacağından da bahsedilmektedir.

‘’ÇEKİRDEK: Yer yuvarlağının en iç kısmında çekirdek bölümü bulunur. Yoğunluk mantoya göre çok fazladır. 2890 km derinlikten başlayarak Dünya'nın yarıçapı olan 6371 km'ye kadar devam eder. İki bölümden oluşur. Her iki katta nikel ve demir bileşikleri fazla olduğundan, iki kürenin bileşimine nife ismi verilmiştir. Çok yoğun ve ağır olduğu için ağır küre anlamına gelen barisfer ismi de kullanılır.’’   
http://www.manisa.tsf.org.tr/images/yz_resim/ic_dis_kuvvetler_zambak.pdf          

Bu durum, Zilzal suresinin 2. ayetinde ‘’arzın içindeki ağırlıklarını’’ atmasından söz edilmesinin nedenini bilimsel olarak açıklamaktadır.

“ O gün gök şiddetle sallanıp çalkalanır.”    
52(Tur)/9

‘’Samanyolu’nun merkezine baktığımızda gaz ve toz bulutlarıyla, yıldızların çok büyük hızlarla döndüklerini gözlemliyoruz. Bu hızla dönen cisimlerin uzaya saçılmaması için merkezde çok büyük kütleli bir cismin bulunması gerekiyor. Fizik kurallarına göre böylesine büyük kütleler, kara deliklerden başka hiçbir cisimde bulunamaz’’
http://www.biltek.tubitak.gov.tr/bdergi/poster/icerik/karadelik.pdf

‘’Galaksi merkezinde bulunan dev karadelikler, etraflarındaki gaz bulutlarına, güçlü çekim uygulayarak, büyük bir hızla döndürürler ve kendilerini belli ederler.’’

‘’Galaksi çekirdeklerinde, birbirlerine çok yakın yıldızlar, çarpışarak parçalanırlar. Ve enkazları, karadelik için, bir besleme kaynağı olur.’’

‘’Genişlemekte olan bu muazzam evren, kütlesel çekimin etkisiyle, geriye dönmeye- büzülmeye başlayacak;  adeta bir balonun sönmesi yahut bir kâğıdın avuç içinde dürülmesi gibi galaksiler, biri birlerine yaklaşmaya başlayacaktır. Bir taraftan, her bir galaksi, kendi merkezlerindeki dev karadelikler tarafından yutulurken, diğer yandan galaksilerin dönüş hızı, gittikçe artacaktır. Sonuçta, milyarlarca galaksi, süper dev karadeliklere dönüşürken; karadelikler, 'sonsuza yaklaşan hızla' kafa kafaya gelecek ve hiper dev bir karadeliğe dönüşecektir.’’
Dr. Halil Bayraktar 
http://www.yaklasansaat.com/evren/karadelik/karadelik.asp

Fark edileceği üzere, Tur 9. ayetteki ‘’göğün şiddetle sallanıp çalkalanması’’ olayı, Dünya’mızı bekleyen kıyametin ‘galaksi merkezindeki dev karadeliğe düşmesi’ olduğu düşünüldüğünde ve mutlak bir şekilde galaksi merkezine yaklaşılacağı da göz önüne alındığında, galaksi merkezine yakın bölgelerdeki, yukarıdaki alıntılarda belirtilen hareketlilik ile ilgili olabilecektir. Ayrıca Tur 9. ayetle ilgili olarak yukarıdaki alıntıların en sonuncusunda da, tüm Evren’i sona erdirecek kıyametin meydana geliş şekliyle ilgili öngörülerde belirtildiği gibi galaksilerin birbirine yaklaşıp dönüş hızlarının artması, surede belirtilen göğün hareketliliği ile ilişkili olabilecektir.

39 (Zumer)/67 Allah’ın kadrini gereği gibi bilemediler. Yeryüzü kıyamet gününde bütünüyle O’nun elindedir. Gökler de O’nun kudretiyle dürülmüştür. O, onların ortak koştuklarından uzaktır, yücedir. 


Bu ayet ile yukarıdaki bilgiler de uyum içindedir. Dünya’nın galaksi merkezindeki dev karadeliğe düşmesi, ayette belirtildiği gibi yerin kıyamet günü ‘O’nun elinde olmasına’ işaret olarak kabul edilebilir. Yine Tur suresiyle ilgili olarak yukarıdaki verilen bilgiler ve öngörüler, göklerin onun kudretiyle dürülmesi olayını açıklar niteliktedir.

Kıyametin gerçekleşme zamanı ile ilgili olarak aşağıdaki ayet ve bilgiler de dikkat çekicidir.

31(Lokman)/ 34 ‘’Kıyamet vakti hakkındaki bilgi, ancak Allah'ın katındadır.’’            

‘’Bir kara delik madde yuttukça olay ufkunu genişletir, olay ufku genişledikçe de daha güçlü çekim alanına sahip olur.’’    
http://tr.wikipedia.org/wiki/Kara_delikler

Madde yuttukça güçlenen karadelik, cisimlerin niteliğine bakmadan sonsuza değin onları geri salmaz.    
http://www.msxlabs.org/forum/uzay-bilimleri/79849-kara-delik.html

Görüldüğü üzere kıyamet vakti hakkındaki bilginin ancak Allah katında olduğu belirtiliyor. Dünya’nın sonu (ve akabinde kıyamet) ile ilgili olarak öngörülen, galaksi merkezindeki dev karadeliğe düşme olayı ve bunun ne zaman gerçekleşeceği, karadeliğin ve onun olay ufkunun durağan olmayıp, sürekli güçlenip genişliyor olması sebebiyle ancak Yüce Allah’ın bilgisi dahilinde olabilir. Ayrıca tüm Evren’in dürülmesi şeklinde gerçekleşecek olan,  galaksilerin ve tüm gökcisimlerinin hızla birbirine yaklaşması yoluyla oluşabilecek kütle çekim ve yoğunluktaki artış sebebiyle de karadeliğin ve olay ufkunun güçlenip genişlemesi mümkündür. Bunun zamanını da ancak Yüce Allah bilir.



Sayfa: 1 ... 8 9 [10]
free counters