Hoşgeldiniz Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya kayıt olun.

İletileri Göster

Bu özellik size üyenin attığı tüm iletileri gösterme olanağı sağlayacaktır . Not sadece size izin verilen bölümlerdeki iletilerini görebilirsiniz


Konular - T.Taşpınar

Sayfa: [1] 2 3
2
Bu konu, Kuran'ın icazı konusunda önemli araştırma ve çalışmalar yapan Sayın Bülend Sungur ile Zariyat Suresi 47.ayette, evrenin genişlemesini bilimsel gözlemleriyle 1929 yılında kanıtlayan gök bilimci EDWIN HUBBLE'ın isminin kriptolojik bir tarzda bulunabileceği yönünde ilk olarak şahsen fikir belirtmem üzerine  yaptığımız istişareler  sonucu başlayıp, Sayın Bülend Sungur'un araştırmalarıyla gelişmiş ve fikri bir temele oturtulmuştur.
Konu Sayın Bülend Sungur tarafından kaleme alınmış ve aşağıdaki internet adreslerinde sunulmaktadır.

https://twitter.com/KuraniZeka/status/1209170016236638208

http://kuranizeka.blogspot.com/2019/12/zariyat-47nin-musi-srr.html

3
Bu konu, Kuran'ın icazı konusunda önemli araştırma ve çalışmalar yapan Sayın Bülend Sungur ile Zariyat Suresi 47.ayette, evrenin genişlemesini bilimsel gözlemleriyle 1929 yılında kanıtlayan gök bilimci EDWIN HUBBLE'ın isminin kriptolojik bir tarzda bulunabileceği yönünde ilk olarak şahsen fikir belirtmem üzerine  yaptığımız istişareler  sonucu başlayıp, Sayın Bülend Sungur'un araştırmalarıyla gelişmiş ve fikri bir temele oturtulmuştur.
Konu Sayın Bülend Sungur tarafından kaleme alınmış ve aşağıdaki internet adreslerinde sunulmaktadır.

https://twitter.com/KuraniZeka/status/1209170016236638208

http://kuranizeka.blogspot.com/2019/12/zariyat-47nin-musi-srr.html

4
IŞIK HIZI DEĞERİNİN ALTIN ORAN İLE MUCİZEVİ BAĞINTILARI
Işığın boşlukta bir saniyede aldığı yola ışık hızı denir. Bilimin ulaştığı en son verilere göre ışık saniyede 299.792.458 metre hızla yol alır. Yaklaşık değer olarak 300.000 km/saniye olarak kabul edilir. Yani saniyede 300,000,000 metre ilerlemektedir ve ışığın hızı genel olarak bu yaklaşık değerlere göre ifade edilmektedir. Işık hızının hassas ölçümlerle ortaya çıkarılan gerçek değerinin, genel ifade ediliş şekli olan net 300.000 km/s değerinden yalnızca on binde 7 civarında farklı olması, ışığın hızının belirlenmesinde ilahi bir takdirin olabileceğini akla getirmektedir. Ancak ışık hızının gerçek değeri olan 299.792.458 m/s ile 300.000.000 m/s arasında 207.542 gibi bir fark bulunmaktadır.
Peki, bu nispeten çok küçük olan farkın ifade ettiği 207.542 değeri ile ilgili ilahi bir takdirin olduğunu düşündürecek tespitler olursa bunu nasıl değerlendirmek gerekir?
207.542 sayısı basamaklandırma yönünden  207 ve 542 olarak iki kısımdan oluşmakta ve virgül ya da noktayla ayrılmaktadır.
Bu iki sayı arasında altın oran ilişkisi bulunması şaşırtıcı olurdu değil mi?
Şöyle ki;
Altın oran değerleri :
Aralarında altın oran bulunan iki büyüklükten büyük olanın küçük olana bölümü ile ifadesi 1.618... dir.
Küçük olanın büyük olana bölümü ise 0,618... değerini verir.
542 sayısını 207 sayısına böldüğümüzde 2,618… yani 1+1,618… değeri çıkar..
Bu 2,618 değeri aynı zamanda bahsettiğimiz altın oran değerlerinin büyük olanının küçük olana bölümünden çıkan sonuçtur.
Yani 1,618/0.618=2,618...
542 ile 207 sayıları arasındaki fark dikkate alındığında 542-207= 335 sayısı ile ilgili önemli sonuçlar da çıkmaktadır.
335 sayısını 542 sayısına böldüğümüzde diğer altın oran ifadesi olan 0,618.. değeri ortaya çıkmaktadır..
Ayrıca, fark değeri olan 335 sayısını 207 sayısına böldüğümüzde ise altın oranın diğer ifadesi olan 1,618… sayısına ulaşılmaktadır..
Bunların yanında çok ilginç bulunabilecek bir başka özellikten daha bahsetmek gerekir
Yukarıdaki altın oran ifade eden sonuçlardan sadece birinde belirli bir sayı grubunun virgülden sonra sonsuza kadar tekrar ettiğini görürüz.
Bu değer 335/542 =0,6180811808118081180811808118081…dir
Burada ilginç bulunacak bir özellik ilk bakışta bile fark edilebilmektedir:
I808I sayıları sonsuza kadar devam etmektedir. Buradaki ilginçliği şu şekilde daha iyi ifade edebiliriz:
1 sayılarını hemen yukarıdaki gibi düz çizgi şeklinde yazarsak,
I808I şeklini almaktadır. Bu konudaki püf noktası şuradadır:
Ortadaki 0 rakamını oval şekilli bir ayna gibi düşünürsek,I8 ve 8I sayıları birbirinin aynadaki yansımasını oluşturmaktadır ve bu görüntü karşılıklı birbirine bakan aynalardaki gibi sonsuza kadar giden bir görüntü arz etmektedir.
Asıl üzerinde durulması gereken nokta ise, bu yansımaların ve sonsuzluğa giden görsel yansımaların, ancak ışığın bir fonksiyonu olmasıdır.
Işık hızı için önemli bir değer olduğunu yukarıdaki anlatımlarda belirttiğimiz 207,542 sayısından yola çıkarak bulduğumuz altın oran değerinin sonsuza kadar tekrar eden sayıları belirgin bir şekilde ışık yansımasını çağrıştırabilecek yapıdadır.
Altın oranla ilgili bu bağıntılar gerçekten çok ilginç ve belki de hiç beklenmedik ayrıntılardır.

Aklıselim bir kafayla düşünüldüğünde kolayca ve net bir şekilde görüleceği üzere, bu yukarıda anlattığımız özellikler, tesadüfle vs. ile açıklanamayacak ve Yüce Allah C.C ın ilahi takdirinin bir yansıması olarak kabul edilmesi gereken çok önemli konulardır.

  IŞIK HIZI DEĞERLERİ VE ALTIN ORANLA İLGİLİ EK BİLGİLER:
Genel kabul gören ve ifade edilen şekli ile ışık hızı saniyede 300,000 km dir
Metre cinsinden ifade edilirse saniyede 300,000,000 m dir
Hassas ölçümlerle ulaşılan gerçek değeri ise 299,792,458 m olarak belirlenmiştir.
Aralarındaki oransal olarak çok küçük kabul edilebilecek (yaklaşık on binde 7) fark olan 207,542 değeri ile ilgili önceki açıklamalarımızda altın oran ilişkilerinden bahsetmiştik..
Bu fark temel olarak 1,000,000 değeri ile ışık hızı değerindeki son altı basamakta ifade edilen 792,458 değeri arasındaki farktır..
Çok küçük orandaki farkı ve yakınlığı asıl belli eden kısımları 300 ve 299 kısımları ve aralarındaki sadece 1 birimlik farktır.. Zaten buradaki 1 birimlik fark yukarıda bahsettiğimiz 1,000,000 luk değeri ifade eder.
Asıl konumuza geldiğimizde, buradaki gerçek ışık hızı değerindeki 299 sayısı üzerinde durmak gerekir.
Şöyle ki,
299 sayısını altın oran sayısı olan 1.618 sayısı ile çarptığımızda sonuç 483.782 çıkmaktadır.
Önceki 207,542 değerinde yaptığımız gibi (orada 542 ve207 sayıları arasındaki altın oran ilişkisini incelemiştik) burada da 782 ve 483 sayıları arasındaki altın oran ilişkisini inceleyeceğiz.
782 sayısını 483 e böldüğümüzde çıkan sonuç 1,619… dur
483 sayısını 782 e böldüğümüzde ise sonuç 0,617… olur..
(1,618 ve 0,618 sayılarının altın oranı belirten değerler olduğunu hatırlayalım)
Görüldüğü üzere çıkan sonuçlar altın oran değerlerinden sadece 1 birim fazla ve diğerinde ise 1 birim eksiktir. Yani sadece 1 birimlik bir fark mevcuttur.
Tıpkı ışık hızını ifade ederken kullandığımız sayıların üç rakamı olan 300 ve 299 değerlerindeki 1 birimlik farkta olduğu gibi…
Bu benzerliklerin tesadüften ibaret olduğunu düşünebilir miyiz?



5
Kuran'da 30'uncu sure olan Rum suresi, 60 ayetten müteşekkildir. Bu surenin tam 3 ayetinde "rüzgar" kelimesi geçer. Diğer "rüzgar" kelimeleri ise farklı surelerin sadece bir ayetinde mevcutturlar. Rüzgar kelimesinin surelere göre konumlanmasında Rum Suresi ayırıcı bir özellik arzeder. Aşağıdaki linkte Rum suresinin bu özelliği koordinat açısından incelenmeye alınmış olup, yeryüzünde esen "sürekli rüzgarlar" ile olan bağlantısı ortaya çıkarılmıştır.


6
  NEBE & ABESE sureleri ve “SVALBARD KÜRESEL TOHUM DEPOSU"
 
Yine, Kur'an'dan ilginç koordinat tespitlerine şahit olmak için, PDF formatındaki şu linke bakınız.
   


7
Müslümanlar ilk olarak Habeşistan’a hicret etmişler daha sonra Peygamberimiz ile birlikte Medine’ye hicret edip yerleşmişlerdi. İşte bu iki hicretin çıkış ve varış noktaları, Hac suresinde konunun geçtiği sure ve ayet numaraları koordinat sistemiyle tam bir uyum sağlamaktadır. Aşağıdaki linkte konunun detaylarını görsel haritalarla birlikte inceleyebilirsiniz.


8
Kuran'daki Tüm Koordinatlar / Kuran'daki Tüm Koordinatlar
« : Aralık 14, 2014, 10:37:50 ÖS »
Kuran'ın tüm sure ve ayet numaralarını koordinat düzlemine uyarlayınca ortaya çok ilginç bir tablo çıkmaktadır.  Aşağıdaki linkte pdf olarak yer almakta


9
ALTIN ORANIN KURAN-I KERİM’DEKİ MUCİZEVİ YANSIMASI
 ( ALİ İMRAN SURESİ 14.-91. AYETLER )

Altın oran, matematik ve sanatta, bir bütünün parçaları arasında gözlemlenen, uyum açısından en yetkin boyutları verdiği sanılan geometrik ve sayısal bir oran bağıntısıdır.

Eski Mısırlılar ve Yunanlılar tarafından keşfedilmiş, mimaride ve sanatta kullanılmıştır.


 
 Altın Oran; CB / AC = AB / CB = 1,618

Bir doğru parçasının (AB) Altın Oran'a uygun biçimde iki parçaya bölünmesi gerektiğinde, bu doğru öyle bir noktadan (C) bölünmelidir ki; küçük parçanın (AC) büyük parçaya (CB) oranı, büyük parçanın (CB) bütün doğruya (AB) oranına eşit olsun.

Altın Oran, pi (π) gibi irrasyonel bir sayıdır ve ondalık sistemde yazılışı; 1,618033988749894...'tür. -noktadan sonraki ilk 15 basamak-Altın Oranın ifade edilmesi için kullanılan sembol, Fi yani Φ'dir.

Bu oran tüm dünyada “ALTIN ORAN” ismiyle bilindiği için, Kuran-ı Kerim’de altın oran ile ilgili bir işaret araştırırken ALTIN kelimesinin üzerinde durulması gerekecektir.

Kuran-ı Kerim’de ALTIN kelimesi Arapçası “zeheb” olarak “ilk olarak” Ali İmran suresinde “iki kez ve iki farklı ayette” geçmektedir. Zuhruf suresinde de ALTIN (zeheb) kelimesi iki defa  geçse de(53.ve 71.ayetlerde)asıl olarak “altın” kelimesine işaret etmek için geçmez. Zuhruf 53.de “altından bilezik” ve 71.ayette ise “altından tepsi” şeklinde sıfat  tamlaması olarak kullanılır. Ali  İmran suresindeki ayetlerde ise isim olarak altın kelimesi bulunur.  Bu özellikler dikkate alınmasa bile, ALTIN (ZEHEB) kelimelerinin iki defa  Kuran’ da geçtiği  ilk surenin Ali İmran suresi olması yapacağımız tespitler için bu surenin ayetlerinin esas alınması için yeterli gerekçeyi oluşturmaktadır. Bu ayetler Ali İmran suresinin 14. ve 91. Ayetleridir.

ALİ İMRAN SURESİ 14.Kadınlar, oğullar, yük yük ALTIN ve gümüş, salma atlar, davarlar ve ekinler gibi nefsin şiddetle arzuladığı şeyler insana süslü gösterildi. Bunlar dünya hayatının geçimliğidir. Oysa asıl varılacak güzel yer ancak Allah’ın katındadır.

ALİ İMRAN SURESİ 91.Muhakkak ki inkâr edenler ve kâfir oldukları halde de ölenler, yeryüzü dolusu ALTIN fidye verseler bile hiç birisinden asla kabul edilmeyecektir. İşte dayanılmaz azab onlar içindir. Onların hiçbir yardımcıları da yoktur.

Yukarıda da bahsedildiği gibi Ali İmran suresinde ALTIN kelimesinin geçtiği ayetler 14.ve 91. ayetlerdi.
Şimdi bazı basit matematik işlemleri yapalım:

Bu ayetlerin numaraları arasındaki farkı bulalım:

91-14=77

Şimdi bunu Ali İmran suresinin toplam ayet sayısı olan 200 sayısından çıkaralım ve geriye kalan ayet sayısını bulalım.

200-77=123

Demek oluyor ki, Ali İmran suresinde ALTIN kelimesinin   geçtiği bu iki ayet (14. ve 91.ayetler) 200 ayetten oluşan  bu sureyi  77 ve 123 birimden oluşan iki bölüme ayırmaktadır.

Peki bu 123 sayısı ile 200 sayısı arasında altın oran sayısı olan 1,618 ‘i ilgilendiren bir bağıntı var mıdır?
200/1,618=123,…

Ancak bu tarz çıkarımlarda bazı konularda itirazlar olabilmektedir. Örneğin, bu konuda 200 sayısının 123 e bölümünün 1,626… olacağı ve bunun da altın oran sayısı olan 1,618 den farklı olacağı ileri sürülebilecektir. Aslında zaten iki tamsayının oranlamasından 1.618… olan altın oran sayısına ulaşılamaz. Ancak buradaki asıl iddia ayet numaralarının temsil edildiği tam sayıların bölümünün tam olarak altın oran sayısını yani 1,618… i verdiği değildir. Asıl iddia, toplam ayet sayısının altın oran sayısına bölümünün tam sayı olan kısmının  (123 sayısının) yani “altın” kelimesinin geçtiği 14.ve 91.ayetlerin 200 ayetlik sureyi bölümlediği iki kısımdan büyük olanının  değerini verdiğidir. Sonuçta, tam sayılarla yapılan işlem ve çıkarımlarda iki tam sayının oranının net bir şekilde altın oranı vermesi mümkün değildir. Ancak surelerin sayı değerlerini geometrik  şekillerle temsil edersek  durum değişir..Hem zaten “altın oran” aritmetik büyüklüklerle değil, aslen geometrik büyüklüklerle ilgilidir.


Şimdi , yukarıdaki bu matematiksel bağıntıyı pekiştirmek için geometrik şekil ile altın oran özelliklerini görelim:
Aşağıdaki şekilde görüldüğü gibi,1. ayetten 200. ayete kadar bütün ayetleri temsil etmek üzere her bir bölümün numaralandırıldığı bir çember düşünelim. Bu çember üzerinde 14.ayetten geriye doğru 200/1,618= 123,60…birim ilerlediğimizde 91. ayeti temsil eden bölümün içinde 91,60.. değerini temsil eden noktaya gelinecektir.91 .ayetten ileriye doğru  123,60… birim ilerlediğimizde ise 14.ayeti temsil eden bölümün içinde 14,60.. değerini temsil eden noktaya gelinecektir. Yani sonuçta gelinen noktalar 14. ve 91. ayeti temsil eden bölümlerin dışında olmayacaktır.

Bu yöntemle altın oranı araştırdığımızda  200/123,60=1,618 değerini yani altın oran sayısı olarak kabul edilen sayıyı net olarak verebilmektedir.
Önemli Not:Altın oran sayısı tam olarak şöyledir.:1,618033988749894...(aslında "tam olarak" kelimesi de uyumsuz oluyor..çünkü sonsuza kadar devam eden bir sayı) Hiçbir iki tamsayının oranlaması gerçek altın oran sayısını vermez,veremez.. 1,618...' i verir ancak 1,618033988749894... yı veremez.. örneğin 233/144=1,6180555555...şeklinde  bir sonuç çıkar.Fibonacci dizisindeki iki ardışık sayının oranlaması da aynı şekilde 1,618... i verir,ancak 1,618033988749894... yı veremez.


 
Şimdi de bahsettiğimiz ayetlerin sure numaraları ve ayet numaralarını bir arada değerlendirerek benzer bir işlem yapalım.

Ali İmran suresi 3.suredir.14.ayeti sure numarasıyla birlikte 3-14 şeklinde,91 . ayeti ise 3-91 şeklinde gösterilir. Bu aşamada bu sayıları kendi aralarında toplayalım.

3+1+4=8
3+9+1=13

Yukarıda bahsettiğimiz şekilde bu toplamları işleme tabi tutalım.

13/1,618=8,0…

Tüm bu işaretler  “Altın Oran” ın Kuran-ı Kerim’de Ali İmran suresinin 14. ve 91 .ayetlerinde geçen “altın” kelimeleriyle mucizevi bir şekilde ortaya konulduğunu göstermektedir. Bunun yanında Kabe’nin bulunduğu Mekke’nin Dünyamızın altın oran noktası olduğuna dair iddianın dayanaklarından biri olan ayetin de Ali İmran suresi içinde(96.ayet)  olması ayrıca dikkate değerdir.

10
Kuran'da geçen "Gün"(Yevm) kelimelerinin sayısıyla ilgili internet üzerinde biraz araştırma yaptığımızda aşağıda alıntıladığımız bazı ilginç bilgilere ulaşmaktayız.Şimdiye kadar Kuran'da geçen tekil ve yalın halde-ek almamış- "gün" kelimelerinin sayısı olan 365 sayısı ile ilgili bir çok kaynakta rastlayabileceğimiz bir yılın gün sayısına uyum konusunda iddialar vardı.Ancak biz burada Kuran'da geçen tekil olarak -ek alsın almasın- tüm türevleriyle "gün" kelimesi toplamını ifade eden 445 sayısı ile ilgili bugüne kadar farkedilmemiş bir özellik üzerinde duracağız.

KUR’AN DA TEKİL GÜN KELİMELERİNİN LİSTESİ


ARAPÇASI----------------------TÜRKÇESİ----------------ADEDİ

 

EL YEVM--------------------------GÜN---------------------------75

YEVM-------------------------------GÜN-------------------------274

YEVMEN--------------------------GÜN----------------------------16

YEVMUKUM---------------------SİZİN GÜNÜZ----------------5

YEVMUHUM---------------------ONLARIN GÜNÜ------------5

YEVMEİZİN----------------------ANIN GÜNÜ-----------------68

YEVMİİZİN-----------------------ANIN GÜNÜ------------------2

----------------------------------------------------------------------------

----------------------TOPLAM------------------------------------445

 



“KURANDA GÜN (YEVM) TEKİL OLARAK 365 ADED DEĞİL.KURANDA GÜN KELİMESİ YEVM ŞEKLİNDE YAZILIŞI 274 ADEDDİR.KURANDA TEKİL GÜN KELİMELERİNİN TOPLAMI 445 ADEDDİR. 365 ADED GÜN KELİMESİNİN OLDUĞU YANLIŞ. ANCAK 365 TEKİL GÜN KELİMESİNİ OLUŞTURACAK MANTIKLI BİR BİLEŞİM OLUŞTURULABİLİR. KURANDAKİ 445 ADED TEKİL GÜN KELİMELERİNDEN EK ALMADAN YALIN HALDE KULLANILMIŞ OLANLARININ TOPLAMI 365 EDER”



1- EL YEVM (GÜN)-----------75 ADED

2- YEVM (GÜN)--------------274 ADED

3- YEVMEN (GÜN)-----------16 ADED

-------------------------------------------------

TOPLAM(75+274+16) = 365 ADED

KUR’ÂNDAKİ GÜN KELİMELERİNİN , TEKİL , İKİL VE ÇOĞULLARININ TÜMÜNÜN LİSTESİ VE GENEL TOPLAMI ( 475 ADED )

 



1- KUR’AN DA TEKİL GÜN KELİMELERİNİN LİSTESİ , TOPLAM = 445 ADED

 

ARAPÇASI----------------------TÜRKÇESİ----------------ADEDİ

 

EL YEVM--------------------------GÜN---------------------------75

YEVM-------------------------------GÜN-------------------------274

YEVMEN--------------------------GÜN----------------------------16

YEVMUKUM---------------------SİZİN GÜNÜZ----------------5

YEVMUHUM---------------------ONLARIN GÜNÜ------------5

YEVMEİZİN----------------------ANIN GÜNÜ-----------------68

YEVMİİZİN-----------------------ANIN GÜNÜ------------------2

----------------------------------------------------------------------------

----------------------TOPLAM------------------------------------445  ADED

 

2- KUR’ÂN’DA İKİL GÜNLER “YEVMEYN” TOPLAM =  3 ADED



3- KUR’ÂN’DA ÇOĞUL GÜNLERİN LİSTESİ

ARAPÇASI----------------------TÜRKÇESİ----------------ADEDİ

EL EYYÂMU -----------------------GÜNLER--------------------2

EYYÂMUN ------------------------GÜNLER -------------------21

EYYÂMEN ------------------------GÜNLER ---------------------4

TOPLAM ================================= 27 ADED

 

================================================0

 

KUR’ÂN’DA GÜN KELİMELERİNİN TEKİL ,  İKİL VE ÇOĞUL GENEL TOPLAMI 

 

TEKİL ------ 445

İKİL ------------ 3

ÇOĞUL ------ 27

TOPLAM == 475 ADED

 

=================================================0

=================================================0

TEKİL = GENEL TOPLAMI 445 ADED

Romalıların başlarda Mart ayıyla başlayan 10 aya bölünmüş yılları vardı, daha sonra 2 ay daha ekleyerek bir yılı 355 güne tamamlamışlar fakat gün sayısı az geldiği için zaman zaman ilaveler yapılmış, bu durum da karışıklığa sebebiyet vermiştir. Julius Caesar, bu kargaşayı nispeten önleyebilmek için MÖ 46 yılının 445 gün olduğuna dair emir vermiş ve gelecek yılları 365 güne sabitlemiştir (Julius Caesar’ın Mısırlı astronomlara yaptırdığı bu takvime göre bazı aylar 30, bazı aylar ise 31 gündür. Yıl, Mart ayıyla başlar ve buna göre Şubat, yılın en son ayıdır. July/Julius adını taşıyan Temmuz ayı, 31 gündür. Buna göre en son ay Şubat 29 gün olması gerekirken Caesar’dan sonra hüküm süren Roma İmparatoru Augustus da kendi adını bir aya verir ve Ağustos ayını 30 günden 31 güne çıkarıp Şubatı 29 günden 28’e düşürür.)….

http://dergi.aktiffelsefe.org/index.php?option=com_content&view=article&id=17:esklern-zaman-anlayii-ve-antk-takvmler&catid=13:62&Itemid=21

M.Ö.46 yılında, Roma’nın kuruluşunun 708. yıldönümünde, Jül Sezar (Julius Caesar) Roma takviminde bir reform yaptı. İskenderiyede yaşayan astronomi bilgini Sosigenes’in tavsiyesi üzerine Roma İmparatoru Julies Cesar tarafından yapılmıştır.

Jül Sezar takvimi yapacağı zaman, İskenderiye’de yaşayan astronomi bilgini Sosigenes’e danıştı ve onun önerilerini yasalaştırdı. Gökbilimci Sosigenes, Sezara şunu söyledi:

“Dünya güneş çevresindeki bir devrini yaklaşık olarak 365 gün 6 saatte tamamlar. Dolayısıyla, normal yıllar 365 gün sayılsın. Her dört yılda bir, yılın uzunluğu 365 yerine 366 gün sayılsın ve o yıla “artık yıl” denilsin. Artık yılın 1 günlük fazlalığı, o yılın Şubat ayına eklensin. Böylece, öteki aylar sabit kalırken, artık yıllarda Şubat ayı 28 yerine 29 gün çeker. Artık yıllar, 4 ün katları olan yıllara eklensin. Örneğin, “4, 8, 12, …, 2004, 2008, 2012 artık yıl olsunlar.”

Bu öneriye uyarak Sezar, yılbaşı gününü 1 Mart’tan 1 Ocak tarihine çevirdi ve o yılın uzunluğunu bir defaya mahsus olmak üzere 445 Gün’e çıkararak düzensizliği ortadan kaldırdı.
http://www.baskent.edu.tr/~tkaracay/etudio/agora/zv/2009/takvimler8.htm
Bu 445 rakamı ve Kuran-ı Kerim’de geçen “gün” kelimesi ile ilgili biraz araştırma yaptığımızda yukarıdaki alıntılarda belirtilen bilgilere ulaşılabilmektedir. Görüldüğü üzere Kuran’da “GÜN” kelimesi tekil olarak tüm türevleriyle birlikte 445 kez geçmektedir.  Dünya tarihinde sadece bir kez, bir yılın gün sayısı 365 veya 354 gün vs. sayılmayıp, Roma imparatoru Jül Sezar zamanında 445 gün olarak kabul edilmiş olduğu da tespit edilince yine Kuran’ın müthiş bir mucizesi kendisini gösterir. Bu 445 günlük yıl bir anlamda da dünya tarihindeki en uzun yıl, diğer bir deyişle en çok gün sayısını içeren yıl olmuş olmaktadır ve Kuran’daki “gün” kelimelerinin tekil haldeki tüm türevlerinin toplamı  olan “445”sayısı ile mucizevi bir uyum göstermektedir.


 





11
                                                  KURAN’DAKİ MATEMATİK HATASI İDDİASI
(İnternet üzerinde birçok sitede karşılacabileceğimiz hata iddiası aynen aşağıda alıntılanmıştır)

[[ Nisa Suresi(4)11. Allah size, çocuklarınız hakkında, erkeğe, kadının payının iki misli (miras vermenizi) emreder. (Çocuklar) ikiden fazla kadın iseler, ölünün bıraktığının üçte ikisi onlarındır. Eğer yalnız bir kadınsa yarısı onundur. Ölenin çocuğu varsa, ana-babasından her birinin mirastan altıda bir hissesi vardır. Eğer çocuğu yok da ana-babası ona vâris olmuş ise, anasına üçte bir (düşer). Eğer ölenin kardeşleri varsa, anasına altıda bir (düşer. Bütün bu paylar ölenin) yapacağı vasiyetten ve borçtan sonradır. Babalarınız ve oğullarınızdan hangisinin size, fayda bakımından daha yakın olduğunu bilemezsiniz. Bunlar Allah tarafından konmuş farzlardır (paylardır). Şüphesiz Allah ilim ve hikmet sahibidir.

Nisa Suresi(4)12. Yapacakları vasiyetten ve borçtan sonra eşlerinizin, eğer çocukları yoksa, bıraktıklarının yarısı sizindir. Çocukları varsa bıraktıklarının dörtte biri sizindir. Çocuğunuz yoksa, sizin de, yapacağınız vasiyetten ve borçtan sonra, bıraktığınızın dörtte biri onlarındır (zevcelerinizindir). Çocuğunuz varsa, bıraktığınızın sekizde biri onlarındır (zevcelerinizindir). Eğer bir erkek veya kadının, anababası ve çocukları bulunmadığı halde (kelâle şeklinde) malı mirasçılara kalırsa ve bir erkek yahut bir kızkardeşi varsa, her birine altıda bir düşer. Bundan fazla iseler üçte bire ortaktırlar. (Bu taksim) yapılacak vasiyetten ve borçtan sonra, kimse zarara uğramaksızın (yapılacak)tır. Bunlar Allah'tan size vasiyettir. Allah her şeyi hakkıyle bilendir, halîmdir.
Varsayalim ki, bir adam öldü ve geride üç kiz evlat, bir ana, bir baba ve eşini birakti.. Yukaridaki ayetlere göre miras paylaşimi şöyle olacaktir:
Üç kiz evlata mirasin 2/3'ü, ana ve babanin her birine 1/6, karisina 1/8 kalacaktir.
Bu durumda, matematik yapalim:
(2/3)+(1/6)+(1/6)+(1/8 )= 27/24 = 1,125 bulunur! (1,0 olmasi gerekirdi!..)
Bu sonuç oranların hatalı olduğunu göstermektedir çünkü mirasın %112,5 i mirasçılara dağıtılır. Böyle %100'ün üstünde bir dağıtım yapmak imkansızdır.
Bu hatayı düzeltmek için hz. ömer "avl", "avliye" olarak adlandırılan basit bir yöntem geliştirdi. Bu yöntem allahın verdiği oranlardan yola çıkıp bir noktada ufak bir değişiklik yaparak oranların tümünü değiştiren ve toplamı %100 olacak yeni oranlar elde eden bir yöntemdir... Günümüzde islam hukuku miras konusunda bu yöntemi esas alır...
 
Böylece bizim örneğimiz için yeni oranlar:
üç kızın toplam payı= 48/81
annenin payı= 12/81
babanın payı= 12/81
zevcenin payı= 9/81
olacak şekilde değiştirilmiş olur.
Tabi elde edilen bu oranlar ayetlerde ifade edilenlerden farklıdır. Ayetlere baktığımızda bu oranları göremeyiz. Bu oranların sadeleştirilmiş şekillerine de bakalım
Görüldüğü gibi yeni oranlar şu şekildedir:
üç kızın toplam payı= 1/1,6875 ......... oysa Allah 2/3 (yani 1/1,5) demişti
babanın payı= 1/6,75 ........................ oysa Allah 1/6 demişti
annenin payı= 1/6,75 ........................ Allah 1/6 demişti
zevcenin payı= 1/9 ........................... Allah 1/8 demişti

Görüldüğü gibi ayetlerde belirtilen oranların kullanımı mümkün olmadığı için bu oranlar değiştirilir ve başka oranlar kullanılır..]]
                                             
                                                  HATA İDDİASININ GEÇERSİZLİĞİ VE KANITLARI
Yukarıda bahsedilen iddianın temel noktası,ayetlerde sözü geçen oranların her halükarda ve hangi mirasçılarla beraber olurlarsa olsunlar mirasçılara verilmesi gereken minimum miras payları olarak kabul edilmesidir. Peki, Kuran-ı Kerim’in lafzından ve biraz derinlemesine incelemeyle çıkarılan anlamından bu kabulü destekleyen veriler çıkarılabilir mi? Yoksa tam tersi bir durum mu söz konusudur?
Ayetlerde geçen bir oranın, o mirasçıya verilmesi gereken minimum miktar olarak kabul edilebilmesi için, sadece, o oranın geçtiği ifadedeki mirasçıların bulunması ve bunlar dışında başka bir mirasçının bulunmaması gerekir. Örneğin; Nisa:12 deki sağ kalan hanım eşin mirasçılığıyla ilgili olarak,  “Eğer çocuğunuz varsa, bıraktığınızın sekizde biri onlarındır” ifadesinde belirtilen mirasçılar, miras bırakan erkek eşin çocukları ve hanım eştir. Bunlar dışında başka bir mirasçı ya da mirasçıların da bunlarla birlikte bulunması halinde, verilen oranlar artık o mirasçılara verilmesi gereken minimum miktar olmayacaktır ve doğal olarak mirastan daha düşük bir oranın sahibi olabileceklerdir. Dolayısıyla da örnekte verilen 1/8 den daha düşük bir oranın hanım eşin payı olması mümkündür. Diğer,anne- baba ve kız çocuklar gibi mirasçılarla birlikte mirasçı olunan durumlarda her birinin miras payı oranı,  oranlama hesabıyla hisseleri oranında azaltılacaktır.
Peki , iddia ettiğimiz bu kriterin Kuran-ı Kerim’deki dayanağı nedir?
Nisa 176:
Diyanet İşleri Meali : Senden fetva istiyorlar. De ki: “Allah, size “kelâle” (babasız ve çocuksuz kimse)nin mirası hakkında hükmünü açıklıyor: Çocuğu olmayan bir kişi ölür de kız kardeşi bulunursa, bıraktığı malın yarısı onundur. Eğer kız kardeşi ölür ve çocuğu da bulunmazsa, erkek kardeş ona varis olur. Eğer kız kardeşler iki iseler, (erkek kardeşin) bıraktığının üçte ikisi onlarındır. Eğer kardeşler erkekli kızlı iseler, o zaman (bir) erkeğe, iki kızın hissesi kadar (pay) vardır. Sapmayasınız diye Allah size (hükmünü) açıklıyor. Allah, her şeyi hakkıyla bilendir.
Bu konuda gösterilebilecek en önemli delil Nisa:176 ayetindeki “Eğer kız kardeşi ölür ve çocuğu da bulunmazsa, erkek kardeş ona varis olur (yani mirasın tamamı ona kalır)” ifadesidir. Bu ayette “kelale” olanların mirasçılarının alacakları paylar açıklanmaktadır. Kelale kelimesi “anne-babası ve çocukları olmayan” ya da “babası ve çocukları olmayan” şeklinde açıklanmaktadır. Yukarıda bahsettiğimiz ifade de sadece ölen kız kardeşin “erkek kardeşi” mirasçı olarak sayılmıştır. Hem de mirasın tamamına yani 1/1 ine sahip olacağı bildirilmiştir. Kelale kavramı ana-baba ve çocukların bulunmadığı bir durumu kapsar. Ancak, ölen kız kardeşin “eşinin” mirasçı olarak bulunamayacağı anlamına gelmez. Eşinin ya da başka herhangi bir mirasçının bulunmadığı da ayrıca belirtilmez. Burada eğer ki, erkek kardeşin mirasçılığıyla ilgili ifadeden,  sadece erkek kardeşin mirasçılığından bahsedildiği için, “bir tek, erkek kardeşin bulunduğu durumda” mirasın tamamını alabileceğini kabul etmezsek, sağ kalan erkek eşin (kocanın)de miras hakkının bulunduğu bir durumda mirasın tamamının erkek kardeşe verileceğini kabul etmek zorunda kalırız. Oysa ki Nisa:12 ayetindeki “Eğer çocukları yoksa , karılarınızın geriye bıraktıklarının yarısı sizindir” hükmü gereği, bulunması olası bir mirasçı olan kocanın da mirastan ½ oranında pay alma hakkı olabilecektir. . Yani, 176.ayetteki ilgili hükümden, “sadece erkek kardeşin bulunduğu ve başka mirasçının bulunmadığı bir durumda” mirastan 1/1 pay alacağını kabul etmez isek, açık bir şekilde kendi içerisinde çelişen bir durumun ifade edilmiş olduğunu kabul etmemiz gerekecektir. Kız kardeşin miras bırakan olduğu ve erkek kardeşin mirasçı olduğu “her durumda”, erkek kardeşin mirasın tamamını alacağını kabullenirsek, sağ kalan kocasının miras hakkını çok açık bir şekilde ihlal eden bir hükmün varlığını kabul etmemiz gerekir. Bu da mantıklı düşünceye uygun değildir. Kuran’a inananların bakış açısından bakarsak da,  Kuran-ı Kerim’in böyle çelişkili bir düzenleme getirdiği sonucuna gideriz, bu da inanan kişiler için kabul edilebilir değildir…
Aynı şekilde yine 176.ayette geçen “Eğer kardeşler erkekli kızlı iseler, o zaman (bir) erkeğe, iki kızın hissesi kadar (pay) vardır.” İfadesinden anlaşılacağı üzere erkek ve kız kardeşlerin bir arada mirasçı oldukları bir durumda, “mirasın tamamını”, erkeklere kızların iki katı pay verilmesi suretiyle dağıtmak gerekecektir. Burada da bulunması mümkün olan (kelale kavramına dahil olmadığı için) bir mirasçı yani sağ kalan eş söz konusudur. Ölen kardeşin cinsiyetine göre bu mirasçı koca veya hanım eş olacak ,bu duruma göre de ½ ya da ¼ pay hakkı olabilecektir. Ancak yukarıda da açıkladığımız gibi sadece ilgili hükümde ifade edilen mirasçıların var olduğu bir durumda geçerli olan oranlar olduğunu kabul edersek böyle bir sorun da kalmayacaktır.
 İnternet üzerinden ulaşabileceğimiz bazı kaynaklarda yukarıda savunduğumuz görüşün aksi fikirler savunulmaktadır. Ancak bu fikirlerin yanlışlığı ayetlerin ve ayetlerde geçen kelimelerin biraz detaylı incelemesinden kolaylıkla anlaşılmaktadır. Bu fikirlerin önemli noktaları aşağıda aynen alıntılanmıştır
[“Meselâ bir ayetin bir cümlesinde “ölenin eğer çocuğu yoksa annesine şu kadar” diye geçer, diğer ayetin başka bir cümlesinde “ölenin eğer çocuğu yoksa kocasına şu kadar” diye geçer. Pratikte eğer ölen bir kadının çocuğu yok, fakat annesi ve kocası var ise, bu somut durum için her iki cümle de aynı derecede ve doğrudan geçerli olur. Yani “eğer çocuk yoksa anneye şu kadar” cümlesi bir tek ölenin sadece annesinin olduğu, başka kimsesinin (örneğin eşinin) olmadığı durumu düzenlemekle kalmıyor. Zaten bu mantıksız olurdu, cümle sadece ve sadece bu durumu (ölenin varis olarak yalnızca annesinin kaldığı durumu) düzenlemiş olsaydı, neden anneye sadece üçte bir versin?  “Eğer çocuk yoksa anneye şu kadar” cümlesi, ölenin çocuğunun olmadığı, fakat annesinin olduğu her durum için doğrudan geçerli (ölenin eşi olsa da, olmasa da).
 Başka bir deyişle, pratikte çıkabilecek olan durumlar (varis tabloları) tek tek bir bütün olarak tek bir ayet veya tek bir cümle bütünlüğü içerisinde ele alınmamış. Dolayısıyla ayetleri herhangi bir somut durum (varis tablosu) üzerinde uygulamak istediğimizde, üç ayeti de cümle cümle okuyacağız ve işlemekte olduğumuz somut durum (varis tablosu) için geçerli olan cümleleri tespit edeceğiz”]
Yukarıda alıntıladığımız görüşün içerisinde koyu renkle vurgulanan kısımda “eğer çocuk yoksa anneye şu kadar” şeklinde bahsedilen hüküm Nisa 11 dedir ve ayetteki kullanılışı burada bahsedilen şekle hiç uymaz. Ayette aslında “çocuğu yoksa ve ebeveyni =anne-babası ona varis olmuşsa” ifadesi geçer. Yani sadece annenin mirasçı olacağı bir durum değildir. Sadece annenin payı 1/3 olarak belirtilir ancak, babanın da anne yanında mirasçı olabileceği, geri kalan 2/3 ün ise babaya kalacağı dolaylı olarak anlaşılmaktadır.
Nisa 11 deki , “Ölenin çocuğu varsa, ana-babasından her birinin mirastan altıda bir hissesi vardır.” İfadesi de bu konu için diğer bir yönden kanıt oluşturur. Dikkat edilirse, çocukların bulunması halinde ayetlerde geçen ve bu çocukların alacağı belirtilen en yüksek oran,iki ve daha fazla kız çocuk bulunması halinde almaları gereken 2/3 lük paydır. Yukarıdaki Nisa 11 hükmünden de anne için 1/6 ve baba için 1/6 lık paylar ortaya çıkmaktadır. Burada, tek bir cümlede ifade edilen en yüksek paylar 2/3 + 1/6 + 1/6 = 3/3 etmekte ve miras eksiksiz olarak tam olarak dağıtılabilmektedir. Sonuçta, tek bir ifade de ortaya çıkan ve sadece o ifadede bahsedilen mirasçıların miras payları toplamı 1/1 i hiçbir zaman geçmemektedir. Eğer aksi olsaydı, yukarıda savunduğumuz görüşlerimizin de geçerliliği kalmayacaktı. Zira, sadece o ifadede bahsi geçen mirasçıların miras payları toplamı da 1/1 in üstünde olacaktı.
           Nisa : 12 ve Nisa: 176’ daki “Kelale” Durumunda Kardeşlerin  Mirasçılığı
Eşler arasındaki mirasçılıkta miras bırakanın “kelale” olduğu durumdaki miras hakları Nisa 12. ayette açıklanmıştır. Kardeşlerin yanında sağ kalan eşin bulunduğu “kelale” durumlarında kardeşlerin mirasçılığı bu ayette belirlenmiştir.  Ayette “Ve in kâne raculun yûrasu kelâleten ev imraetun” şeklindeki ifadesinde “bir erkek veya hanımı kelale olarak miras bırakırsa” denmektedir. Yani zaten eşlerin var olduğu bir durum söz konusudur ve bilindiği üzere Nisa 12.ayette aslen eşlerin mirasçılığı düzenlenmektedir. Bu ayetteki oranlar sağ kalan eşin de bulunduğu ve kardeşlerle birlikte mirasçı oldukları durumu kapsar. Bu yönüyle Nisa 12. Ve Nisa 176’daki “kelale” hükümleri arasında bir çelişki ve bir uyumsuzluk söz konusu değildir.

12
KEHF 11: KULAKLARIN “ÜSTÜNE” VURMAK


10:82 Allah, hakikati kelimeleri ile gerçekleştirecektir.


Kehf 11. ayette, mağaraya sığınan Eshab-ı Kehf’in yıllarca dış dünya ile bağlantılarını kesmek için “uyutmak” yerine, “kulaklarının üstüne” vurulmasından bahsetmesi ilginçtir. Kulak uyurken de aktif olan bir organdır. Zaten istediğimiz saatte uyanmak için çalarsaat kurmamızın sebebi de budur. Bu konuda asıl dikkat çekilmesi gereken nokta, bağlantı fonksiyonunu etkisiz hale getirmek için kulaklara değil, kulakların “üst” bölgesine vurulmasından bahsedilmesidir. Ayrıca bu ayette, Kuran'da geçtiği cümlenin bağlamına göre farklı anlamlara gelebilen “daraba” fiilinin kullanılması, kulak üst bölgesinde yapılan bir ameliyeyi daha da güçlendirmektedir. Aynı surenin 57. ayetinde de kulağın duymaması ile ilgili bir anlatım var. Ancak o ayette “ala” (üstünde) deyimi geçmez ve farklı bir duymama durumunu belirtir.

“Kulakların üstünde, şakaklarda yer alan beyin bölgesi; işitmenin merkezidir. Kulaklar birer ses alıcısıdır. Amaçları, aldıkları sesleri en iyi biçimde beyine ulaştırmaktır. Çünkü beyin alınan seslere anlam kazandırır. Çünkü asıl işiten kulak değil, beyindir.”
http://beyindoktoru.blogspot.com/2008/03/iitme-ve-nlama.html

18:18’de mağara arkadaşlarının sağa-sola çevrilmeleri durumu, sağ ve sol kulağın üst bölgesinde gerçekleşen ameliyeyle ilgili olduğunu düşünüyoruz.
“Beyinde işitme merkezi sağ ve sol kulak üstü hizasındaki temporal alanlarda bulunur. Sağ kulaktan alınan ses verileri sol temporal alana, sol kulaktan gelenler ise sağ temporal alana giderek işlenir.”
http://www.beyindoktoru.com/makaleler.htm




Beynimizdeki işitme merkezi aynen ayette işaret edildiği gibi kulakların üst kısmında (Ala Azani) bulunmaktadır. İnsan uyusa da ses dalgalarının beyindeki işitme merkezine iletme fonksiyonu kulaklar tarafından yerine getirilmeye devam eder. Ancak beyindeki işitme merkezi etkisiz ve fonksiyonsuz hale getirildiğinde, tamamen duyma duyumuz pasifleştirilir ve seslerin uyandırma etkisi giderilmiş olur.

Beynimizin sırları ve yapısı hakkındaki bilimsel gelişmeler ancak son yüzyıl içerisinde olmuştur. Dolayısıyla, duymamızı sağlayan asıl bölge olan işitme merkezinin “kulakların hemen üst kısmındaki bir noktada ” yer aldığını Kuran-ı Kerim’in indirildiği dönemde bilinebilmesi nasıl mümkün olabilirdi ki?

Halbuki ayette “UYUMAK” anlamındaki “NEWM” kelimesi kullanılabilirdi. Ama kullanılmamış işte… Kuran’daki bu anlatım olağanüstü bir ayrıntıdır. Evet, Kuran’da “beyin” kelimesi yok, fakat görüldüğü üzere o dönemde bilinemeyecek olan beynin bölgesel bir fonksiyonunun detayı var. Üstelik bu detay en anlamlı yerde, yani yüzyıllarca uyutulan mağara arkadaşlarının kıssasında açıklanmıştır.

38:88  Onun  haberinin (doğruluğunu) bir zaman sonra çok iyi bileceksiniz.




13
UZAYDA İLK İNSAN: “GAGARİN”
ve
KURAN’IN MUCİZEVİ İŞARETİ (RAHMÂN) 55:33

55:33 - Yâ ma'şerel cinni wel insi inisteta'tum en tenfuzuu min aktâris semâwâti wel ardi fenfuzuu, lâ tenfuzuune illâ bi sultân.

Diyanet Meali :
55:33 -  Ey cin ve insan toplulukları! Göklerin ve yerin uçlarından bucaklarından geçip gitmeye gücünüz yeterse geçip gidin. Büyük bir güç (SULTA) olmadıkça geçip gidemezsiniz.

Bu ayet, insanoğlunun uzaya çıkabileceğini anlatan Kuran’ın biricik ayetidir. Yine bu ayette ön plana çıkan bir kelime “Rahman” formundaki  “sultan” kelimesidir. Ayetteki " lâ tenfuzûne illâ bi sultan" (Sultan olmadan çıkıp gidemezsiniz.) deyimi iki anlamı kendisinde barındırır. Biri, yerçekimi ve atmosferin aşılıp uzay boşluğuna çıkılabilmesinin fiziki olarak çok büyük bir güç gerektirdiğidir (mekiğin ateşleme sistemi). 


Diğeri, aşağıdaki sözlükten de anlaşılabileceği gibi büyük bir iktidar gücün organizasyonu sonucundaki güç anlamını da taşımasıdır.  Yani, çok güçlü bir devletin gücü ve otoritesidir. Uzay çalışmaları bilindiği üzere ancak devlet gücüyle ve devlet otoritesinin kararlarıyla yürütülmüştür. Ayette, sanki bize 1400 yıl önceden, gelecekte uzaya çıkışla ilgili çalışmaların devletlerin gücüyle yapılacağını haber vermekte.

~ Ar sulṭān [#slṭ(n)] 1. iktidar, dünyevi kudret, hükümdarlık [ix], 2. hükümdar
  • ~ Aram şulṭānā שלטנא iktidar, hükümdarlık < Aram #şlṭ שלט egemen olma, iktidar sahibi olma → sulta

http://www.nisanyansozluk.com/?k=sultan

İnsanoğlunun uzaya ilk çıkışı (birçoğumuzun belleğinde olmakla birlikte) araştırıldığında, ilk çıkan insanın Sovyet kozmonot Yuri GAGARİN olduğu bilgisine bir çok kaynakta ulaşabiliriz.

Yuri Gagarin (9 Mart 1934 – 27 Mart 1968)

…Bir dökümhanede çıraklığa başlayan Gagarin daha sonra Saratov`da bulunan yüksek teknik okuluna seçildi. Oradayken “Hava Kulübü”`ne girdi ve küçük uçaklarla uçmayı öğrendi. Bir hobi olarak başladığı bu iş zamanla hayatının önemli bir bölümünü kaplamaya başladı. 1955`de okulunu tamamladı ve bir pilot okulunda savaş uçağı eğitimi almaya başladı. Orada 1957 yılında evleneceği Valentina Goryacheva ile tanıştı. Eğitimden sonra hava şartlarının kötü olduğu Norveç sınırında bir bölgeye atandı. Yetişkin biri olduğunda boyu 157,5 cm civarındaydı.
Uzay Yarışının başlangıç döneminde, Sovyetler kozmonot adaylarını belirlemek için geniş bir tarama programı başlatmışlardı. 20 kozmonot ile Sovyet uzay programına seçilen Gagarin bütün testleri başarıyla atlattı. En sonunda gene yetenekli ve başarılı bir kozmonot olan Gherman Titov ile Yuri Gagarin arasında bir tercih yapılacaktı, Yuri Gagarin seçildi. Bu seçimde soğuk Titov`un aksine Yuri`nin güler yüzlü ve cana yakın bir karakterinin olması ve sade bir çocukluk sürmesinin önemli olduğu söylenir.

12 Nisan1961 tarihinde GAGARİN uzaya çıkan ilk insan oldu. Gemisinin adı Vostok 1 idi.

http://www.hossohbetci.com/blog/yuri-gagarin-kimdir-yuri-gagarin-hayati-yuri-gagarin-biyografisi-yuri-gagarin-hakkinda-google-yuri-gagarin-dedi-yuri-gagarin-resimleri-yuri-gagarin.html





Yuri Alekseyeviç Gagarin: ( 9 Mart 1934 - 27 Mart 1968) 1961 yılında uzaya çıkarak Dünya'yı uzaydan gören ilk insan olan bir Sovyet kozmonotudur. 12 Nisan 1961 tarihinde Gagarin uzaya çıkan ilk insan oldu.
http://tr.wikipedia.org/wiki/Yuri_Gagarin

Yuri Alekseyeviç Gagarin, 9 Mart 1934 - 27 Mart 1968 yılları arasında yaşamış Rus kozmonot. 12 Nisan 1961 tarihinde, uzaya giden ilk insan unvanını aldı. Çığır açan bu deneyimiyle çok sayıda ülkeden onur madalyaları aldı.
http://www.biyografi.info/kisi/yuri-gagarin


Yuri Gagarin (9 Mart 1934 – 27 Mart 1968)

Yuri Gagarin, Gzhatsk yakınlarındaki Klushino`da 9 Mart1934 tarihinde dünyaya geldi. Bu kasabanın adı 1968`de GAGARİN olarak değiştirildi…

http://www.hossohbetci.com/blog/yuri-gagarin-kimdir-yuri-gagarin-hayati-yuri-gagarin-biyografisi-yuri-gagarin-hakkinda-google-yuri-gagarin-dedi-yuri-gagarin-resimleri-yuri-gagarin.html

Uzaya çıkan ilk insan olan Yuri Gagarin’in adını taşıyan ve doğduğu şehir olan Rusya’daki Gagarin şehri 55 derece.33 dakika  enlemi üzerinde bulunmaktadır.

Gagarin (Russian: Гага́рин), known until 1968 as Gzhatsk (Russian: Гжатск), is a town and the administrative center of Gagarinsky District of Smolensk Oblast, Russia,…
http://en.wikipedia.org/wiki/Gagarin,_Russia




Gagarin şehri Rusya’nın Smolensk Oblast eyaletinde bulunmakta ve  55. kuzey enlemi ile 33. doğu boylamının kesişim noktası da bu yönetim birimi sınırlarının merkezi denebilecek bir noktaya denk gelmektedir.




Yukarıdaki açıklamalardan da hemen fark edileceği üzere, iki önemli husus vardır:

1-   Yuri Gagarin’in adını taşıyan şehrin merkezine yakın bir bölgeden, 55 derece 33 dakika enlemi geçmektedir.

2-   İnsanoğlunun uzaya çıkışından bahsedilen ayet Kuran’da Rahman suresinde, yani  55:33’te geçmektedir.  Gagarin şehrinin bağlı bulunduğu  Smolensk Oblast eyaletinin merkezine yakın bir bölgede 55. kuzey enlemi ile 33.doğu boylamı kesişimini tam olarak vermektedir.

Bu iki özelliğin bir arada bulunması ve ayetin anlamının insanlığın uzaya çıkışıyla ilgili olması beraber düşünüldüğünde artık bunları tesadüf olarak niteleyebilmek çok zor olacaktır. Aslında, 55. enlem ile 33. boylamın kesiştiği bölgenin uzaya insan gönderen ilk ülke olan Sovyetler Birliği ve günümüzdeki mirasçısı olan Rusya’nın sınırları içinde olması bile zaten yeterince ilginçtir. Bu özellik yetmezmiş gibi yukarıda belirttiğimiz şekilde Yuri Gagarin’in adı verilen şehrin merkezinden 55 darece 33 dakika enlemi geçmesi tesadüfü ortadan kaldırmaktadır.
Yuri Gagarin’in doğduğu yer ve memleketi olan Smolensk Oblastından  (oblast=eyalet) geçen enlemler arasında, bu eyaletten geçen kısmı en uzun olan enlem 55.kuzey enlemidir. Aynı şekilde bu eyalet sınırlarından geçen boylamlar arasında bu bölgeden geçen kısmı en uzun olan boylam ise 33. doğu boylamıdır. Bu durum 55:33 koordinatlarının tesadüfi olmadığı yönünde yine bir fikir vermektedir.





Şimdi 3 şıklı bir soru:

(a)Yuri Gagarin’in doğduğu Klushino kasabasını Gagarin olarak değiştiren Sovyet hükümeti, bunu sırf  55° 33’ enlem boylamında olduğunu görerek Kuran’a uysun diye mi değiştirdi, (b) veya Peygamber ve arkadaşlarının bir uydusu mu vardı, ki yerküreyi ölçülendirecek bilgiyi toplayıp  Dünya’nın koordinat sistemini kurarak gaybi bir haberle 55:33 ayetini mi oluşturdular, (c) yoksa Kuran’da göklere çıkış ile ilgili net bir bilgi olarak yer alan bu biricik ayet;  geçmişi, an’ı ve geleceği bilen Yüce Yaratıcının bir ölçüsü sonucu mu 55:33 olarak ayarlandı?  Seçim serbest.




15
Bunları Biliyor muydunuz..? / Bunları Biliyor muydunuz..?
« : Nisan 18, 2011, 07:36:28 ÖS »
BUNLARI  BİLİYOR MUYDUNUZ..?

•   Kuran’da geçen eski kavimlerin (Lut, Ad ve Semud) yaşadığı bölgelerin enlem ve boylam koordinatlarına sure ve ayet numaralarıyla mucizevî şekilde işaret edildiğini…

•   Kuran’da bahsedilen “evrenin 6 günde yaratılması” bilgisinin, modern astrofiziğin keşfettiği ilk atomların ‘Big Bang’den sonraki 300 bin yılda oluştuğu bilgisiyle, Mearic: 4 ayetindeki, “50 bin yıl süren bir gün” süresi ile mucizevî bir şekilde örtüştüğünü…   

•   Zariyat Suresinde geçen,  gökleri donatmış olan “hubuk” kavramının, sularda ve kumlarda oluşan “dalgalar” anlamına geldiğini ve astronominin en son bulgularında uzayın gravitasyon (kütle çekim) dalgalarıyla dolu olduğunun tespit edildiğini…    

•   Dünyamızın kaçınılmaz kıyametinin, yaklaşmakta olduğumuz galaksi merkezindeki dev karadeliğe düşmek olacağı ve Duhan suresinde bahsedilen dumanın, galaksi merkezinin yakın çevresinde bulunan (ve hatta bize doğru genişleyen) dev molekül bulutlarından kaynaklanacağını…   

•   Tarık Suresinde geçen “necm-i sakıb” (delen yıldız)ın, “sakb” kökünün içerdiği anlamlar ışığında, modern astronominin keşfettiği “pulsarlar” ve bunların çıkardığı madde jetlerinin özellikleri ile mucizevî bir uyum oluşturduğunu ve Tarık=Vuruşlu anlamıyla birlikte ele alındığında surede bahsedilenin “pulsarlar” olduğunun kesinleştiğini…

•   Kuran’ın Nur Suresinde “Yüce Allah’ın nurunun temsili” olarak tasvir edilen kavramın, Samanyolu Galaksisinin yapısıyla ilgili bilimsel bulgularla birebir örtüştüğünü…

•   Modern biyolojideki “zigot” (döllenmiş tohum) kelimesinin etimolojik köken olarak “koşum-boyunduruk” anlamına geldiğini ve Kuran’ da geçen “ekmam” (döllenmiş tohum)kelimesinin kökeninde de “koşum ve boyunduruk” anlamlarının bulunduğunu…

•   Vakıa Suresindeki anlatımların mucizevî bir şekilde atom altı parçacıklarıyla (kuantum) protonlar ve elektronların özellikleri ve etimolojik kökenleriyle tam bir uyum içinde olduğunu…      

•   Canlıların ve dolayısıyla insan vücudunun temel yapıtaşı olan “karbon” elementinin etimolojik köken olarak “ateşte pişmiş toprak” anlamına geldiğini ve Kuran’da insanın yaratıldığı madde olarak geçen “fahhar” kelimesinin de aynı şekilde “ateşte pişmiş toprak” anlamını  içerdiğini…

•   Kuran’daki 19’un, aslında 15:87 ayetinde beyan edilen 7 rakamı ile birlikte 7-19’lu ikili bir sistem olduğunu ve mucizevî bağıntılarının ortaya konduğunu…        

•   ………..
      

16

DOĞUDA OLMAYAN VE BATIDA OLMAYAN IŞIK (?) (Kuran-ı Kerim, 24:35)


Fermi Teleskobu Samanyolu'nda Dev Yapılar keşfetti.
 
Uzay Araştırmaları

(Zeynep Tonga’dan bir alıntı.   Cuma, 12 Kasım 2010 09:30)
NASA’nın Fermi Gama-ışını Uzay Teleskobu Samanyolu’nun merkezinde daha önce görülmemiş bir yapı olduğunu keşfetti. 50.000 ışık yılı bir mesafeye yayılan bu yapı galaksinin merkezindeki oldukça büyük bir karadeliğin patlamasının kalıntılarından kaynaklanıyor olabilir.


Fermi’nin tüm gökyüzünü içeren taramaları sonucu burada da gösterilen 1-10 milyar elektron voltluk bir enerji yayan Dev bir gama-ışını yapısı keşfedildi. Galaktik merkezden başlayıp  Samanyolu düzleminden  kuzey ve güneye 50 derece genişleyen  ve Başak takımyıldızıyla Grus Takımyıldızı arasında tüm gökyüzünü kaplayan dev bir dambıl şekliyle ortaya çıkıyor.
Telif Hakkı: NASA/DOE/Fermi LAT/D Finkbeiner ve diğerleri.

“Bizim gördüğümüz galaktik merkezin kuzey ve güney kutuplarından çıkan ve 25.000 ışık yılı bir alana yayılan iki gama ışını balonu fakat doğasını henüz tam anlamıyla anlamış değiliz” diyor durumu ilk fark eden Doug Finkbeiner, (Harvard-Smithsonian Astrofizik Merkezi, Cambridge) Bahsedilen yapı, Başak takımyıldızından Grus takımyıldızına kadar uzanan bir alanı kaplayarak görünen uzayın yarısından fazla bile olabilir. Konu hakkındaki bulguları içeren bir dosya The Astrophysical Journal  Dergisinde kabul edilmiş durumda.

Kaynak: NASA

http://gokyuzu.org/index.php?option=com_content&view=article&id=575&Itemid=178
http://www.nasa.gov/mission_pages/GLAST/news/new-structure.html

Samanyolu Galaksisi'nin merkezinde dev kabarcıklar

hürriyet.com.tr/DIŞ HABERLER   10 Kasım 2010


ABD'li bilim insanları, Samanyolu Galaksisi'nin merkezinde birbirine yapışık dev boyutta iki kabarcık tespit etti. ABD Ulusal Havacılık ve Uzay İdaresi (NASA), şimdi Fermi Gamma Işını Uzay Teleskopu'yla keşfettiği dev kabarcıkları anlamlandırmaya çalışıyor.

NASA'ya bağlı gök bilimciler, gama ışınları yayan dev oluşumların ne olduğu hakkında neredeyse hiçbir bilgileri bulunmadığını belirtti. Genişlikleri 25 bin ışık yılı (bir ışık yılı yaklaşık 10 trilyon kilometre) olan yer fıstığını andıran kabarcıklar, Samanyolu Galaksisi'nin üst ve alt kısımlarında birbirine yapışık halde bulunuyor.


http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/haber.aspx?id=16263135&tarih=2010-11-10

Uzayda esrarengiz iki dev kabarcık

Bilim adamları, Samanyolu galaksisinin merkezinde, birbirine yapışık ve gama ışınları saçan iki esrarengiz dev kabarcık keşfetti.  10:52 | 10 Kasım 2010

Bu tuhaf oluşumları keşfeden ABD’nin Massachusetts eyaletindeki Harvard Üniversitesi Astrofizik Merkezinde görevli Doug Finkbeiner adlı gökbilimci, 50 bin ışık yılı (1 ışık yılı 9,46 trilyon km) uzunluğunda, Samanyolu’nun merkezinde güneye ve kuzeye doğru, Başak takım yıldızından Turna takım yıldızına kadar yayılan ve birbirine bağlı olan iki dev kabarcığın nasıl meydana geldiğini veya kökeninin ne olduğunu tam anlayamadıklarını belirtti.
Finkbeiner, "Galaksinin merkezinde gördüğümüz iki yapışık dev yapı, güneye ve kuzeye doğru, her biri 25 bin ışık yılı bir mesafeye yayılan ve Samanyolu’nda bugüne kadar keşfedilen diğer gama ışını kaynaklarından daha güçlü ışın yayıyor" dedi.

http://www.milliyet.com.tr/Magazin/SonDakika.aspx?aType=SonDakika&ArticleID=1312596&Date=10.11.2010&Kategori=magazin&b=Uzayda%20esrarengiz%20iki%20dev%20kabarcik


NUR SURESİ 35.AYET:

Allâhu nûrus semâvâti vel ard, meselu nûrihî ke mişkâtin fîhâ mısbâh el mısbâhu fî zucâceh, ez zucâcetu ke ennehâ kevkebun durrîyyun, yûkadu min şeceratin mubâraketin zeytûnetin lâ şarkîyetin ve lâ garbiyyetin, yekâdu zeytuhâ yudîu ve lev lem temseshu nâr, nûrun alâ nûr, yehdîllâhu li nûrihî men yeşâu, ve yadribullâhul emsâle lin nâs, vallâhu bi kulli şey’in alîm.

Yukarıdaki ayette geçen bazı ifadelerle Samanyolu Galaksisi hakkındaki yeni keşifler bir arada değerlendirildiğinde yine ilginç sonuçlar ortaya çıkmaktadır. Ayette geçen - el mısbâhu fî zucâceh  ifadesinin cam fanus içindeki lamba, çıra olarak tercüme edilmektedir. Yukarıdaki şekillere dikkat edilirse tam da ayette söz edilen şekilde cam fanus benzeri bir yapının ve bunun içinde bulunan lamba ya da çerağın (çıranın)bulunduğunu görürüz. Galaksi merkezinde çubuk şeklindeki yapının çırayı andırdığından da önceki bölümde bahsedilmişti. Şimdi ayette geçen şu deyimleri bir kez daha ele alarak yukarıdaki fotoğraflarla karşılaştırabiliriz.

lâ şarkîyetin : doğuda olmayan (bulunmayan)

ve lâ garbiyyetin : ve batıda olmayan (bulunmayan)

nûrun alâ nûr : nur üzerine nur

Bu ifadeler ve anlamlar Samanyolu hakkındaki yeni bilimsel keşiflerle ortaya çıkan bazı özelliklerin mucizevi bir şekilde 24:35 ayetindeki  karşılığını bulmaktadır.

Bilimsel keşiflerde ortaya çıkan, gama ışınlarından oluşan dev kabarcıkların cam fanusa benzemelerinin yanında galaksi düzlemine göre kuzey ve güney yönünde bulunması , ayette geçen,
 
lâ şarkîyetin : doğuda olmayan (bulunmayan) ,  ve lâ garbiyyetin : ve batıda olmayan (bulunmayan)

ifadelerinin bir yansıması olması gerektiği kanaatindeyiz. Zira ana yönler açısından düşünülürse doğuda ve batıda bulunmayan şey, ancak kuzey ve güney yönlerinde bulunabilir.

Bu özelliklerin yanında  nûrun alâ nûrin : nur üzerine nur ifadesi de gama ışınından oluşan dev kabarcıklara benzetilen yapıların yukarıdaki şekilde de hemen fark edileceği gibi kuzey ve güney yönünde üst üste bulunması durumuna bire bir uyum göstermektedir.

Ayrıca dikkat etmek gerekir ki, Yüce Allah kendi nurunun temsilini galaksimizdeki ve hatta belki de tüm evrendeki en büyük nurani yani ışınsal-ışıksal yapılar ile açıklaması bilimsel verilere ve mantığa da çok daha uygundur. Çünkü ayetin hemen başında göklerin ve yerin nurundan bahsedilmesi zaten evrensel boyutta ve ebatlarda bir yapıyı çağrıştırmaktadır.  



17
YERYÜZÜNDE  İNSAN NESLİNİN İLK OLARAK ORTAYA ÇIKTIĞI YER: AFRİKA
RİFT VADİSİ

Yeryüzünde insan neslinin ilk olarak ortaya çıktığı bölgenin Rift Vadisi ve Doğu Afrika olduğuna dair çeşitli bilimsel çalışmalardan elde edilen sonuçlar vardır. Aşağıda verilen bazı kaynaklardaki alıntılarda da bu konuyla ilgili önemli bilgiler açıklanmaktadır. Bu kaynakların birçoğu, evrimci görüşü savunan kişi ve kuruluşların görüş ve düşüncelerini içermesine rağmen, esasında Adem’in evrim sonucu olmadan yeryüzünde belirdiğini destekleyen bilgilerdir. Nasıl mı? İsterseniz önce bilimsel yollarla elde edilen bilgiler ile evrimci düşünürlerin  bu konudaki açıklamalarının kısa bir özetine bakalım:

“Yaklaşık 2.4 milyon yıl öncesine tarihlenen insan soyunun anavatanı Afrika ve Rift Vadisi’dir.”    
(Kaynak: Bilim ve Yaratılışçılık; ABD Ulusal Bilimler Akademisi.)


 “İlk insanların ortaya çıktığı Rift Vadisi nasıl oluştu?

"Yer Afrika, zaman 15 milyon yıl önce, Miyosen Çağı (20 milyon ile 5 milyon yıl öncesi arasındaki zaman dilimi). Kıtanın Avrasya ile bir kez daha çarpışmasının üzerinden sadece birkaç milyon yıl geçmiş. Çarpışma yerkabuğunu oluşturan ve kıtaların, üzerinde dev granit tekneler gibi yüzdüğü levhaların devinimiyle meydana gelmiş.
O zamanlar Afrika'nın manzarası şimdikinden çok farklıydı: Kenya ve Etiyopya'nın dağlık yükseltileri mevcut değildi ve günümüzde Rift Vadisi'nin batısında kesilen orman örtüsü Miyosen Çağı'nda Hint Okyanusu'na kadar uzanıyordu. …

Ama Rift Vadisi'ndeki jeolojik devinim, biri Kenya, diğeri Etiyopya'da iki kütlesel yer yükseltisinin ortaya çıkmasıyla şaşırtıcı sonuçlar yarattı. Yerkabuğunun derinliklerindeki magmanın devinimiyle yüzey en az 1000 metre yükselerek bu iki ülkede dağlık yükseltilerin oluşmasına yol açtı.

Yerkabuğu yukarı doğru itildikçe müthiş basınç altında çatırdıyordu. Ve sonunda basınç karşı konulamayacak kadar arttığında yerkabuğu çatladı. Kuzeydoğudan güneybatıya uzanan bir çizgide fay hatları açılırken trilyonlarca ton kaya parçası aşağı yuvarlandı. Böylece, yükselen yerkabuğunun yarılmasıyla Büyük Rift Vadisi'nin oluşumu başladı.
….

Tanzanya, Kenya ve Etiyopya boyunca vadinin tabanı göllerle ve sönmüş volkanik dağlarla kaplıdır. Ve yine bu taban, ilk atalarımızın ve onların Australopithecus* türünden kuzenlerinin kalıntıları bakımından zengin fosil yataklarıyla doludur.
Göl İnsanları, Evrim Sürecinden Bir Kesit , Richard Leakey, Roger Lewin, TÜBİTAK yayınları


İNSANIN TARİHÇESİ

İnsanın tarihini anlamanın yeni ve kesin yolu: Genlerimize bakmak

Hücrelerimizde genler bulunur. Genler, tırnaklarımızdan piyano çalma yeteneğimize kadar kim olduğumuzu belirleyen şerit benzeri bir hayat kodundan, DNA’dan oluşur. Genleri inceleyerek, atalarımızın izledikleri coğrafik yolun başlangıcının Afrika’ya, türlerimizin şafağına kadar uzandığını görebiliriz. Sonra iki kişiyi ele alıp genlerini karşılaştırdığımızda, onların daha yakın zamanlı muhtemelen Afrika’nın dışında yaşamış bir ortak ataya sahip olduğunu görebiliriz. Dahası, artık bu ataların nerede yaşadıkları ve anayurtlarını ne zaman terk ettikleri de kanıtlanabilir. Bu dikkate değer kanıtlar, birçok insanın çığır açan çalışmalarının sonucu olarak, sadece geçtiğimiz on yılda mümkün olabilmiştir.

İçimizden birçoğu bir zaman makinesi icat edip atalarımızın yaşadıkları zamana yolculuk yaptığımızda neler bulabileceğimizi merak etmiştir. Bu makine bizi nereye götürecekti? Kendimizi herhangi bir ünlü ve saygıdeğer insanla uzaktan akraba bulabilecek miydik? İlk insanlara ulaşmak için kaç kuşak geçmemiz gerekecekti? Darwin’in iddia ettiği gibi soyağacımız maymunlara ve onun da ötesinde solucanlara ve tekhücreli varlıklara mı uzanıyordu? Okuldaki biyoloji derslerinden bunun böyle olması gerektiğini biliyoruz, ama tıpkı öldükten sonra ne olacağımız konusu gibi, bu konuyu da tam anlamıyla kavramak güç.

Teknolojik gelişmelerde atılan adımlara o kadar alıştık ki, her yeni adımda kafamızdaki acaba soruları azalıyor. Çok yakın bir tarihe kadar, genetik bilimciler, bizim dünyayı nasıl fethettiğimizin ayrıntılı tarihini çizmek için genlerden faydalanmayı ancak rüyalarında görebilirlerdi. Onların kötümser olmalarının nedeni, inceledikleri genlerin büyük kısmının her kuşakta birbirine karışması ve toplumların çoğunda ortak olarak görülmesiydi. Onların görevleri daha önce oynanmış bir iskambil oyununu, karıştırıldıktan sonraki haliyle bir kâğıt destesinden yeniden yaratmaya çalışmaktı. Dolayısıyla değil türlerimizin başladığı zamana, birkaç yüzyıl öncesine giden bir genetik soyağacını doğru bir şekilde çıkarmak bile neredeyse imkânsızdı. İnsanların çoğu derilerinin altında birbirine çok benziyordu, o zaman nereden başlanabilirdi?

Adem ile Havva genetik soyağacı

Adem ile Havva kolları diye adlandırılan cinslere özgü genetik kolların kullanımı, geçtiğimiz on yılda her şeyi değiştirdi. Bütün diğer genlerden farklı olarak, mitokondriyal DNA (hücre çekirdeğinin dışındaki bir gen koleksiyonu) bize sadece annelerimizden kalır, Y kromozomu da sadece erkeklerden. Bu iki cinse bağlı gen seti hiçbir karışma olmadan kuşaktan kuşağa değişmeden aktarılır ve böylece atalarımıza, ilk primatlara kadar izlenebilir. Böylece biri annelerimizden biri de babalarımızdan olmak üzere iki ailevi genetik soyağacı kurabiliriz. Sonuç olarak, herhangi bir toplulukta, bu topluluk ne kadar geniş olursa olsun, bu iki genetik soyağacı yoluyla herhangi iki bireyi izleyip ağaçtaki en yakın ortak atalarına ulaşabiliriz. Bu ata 1500 ya da 150 binyıl önce yaşamış olabilir ama, bütün atalara bu yeni kurulmuş Adem ve Havva genetik soyağacında bir yer ayrılabilir. Bunlar, modern insanın genetik kollarının gerçek dalları olan gerçek ailevi soyağaçlarıdır.

Her ağaçtaki dalların her biri tarihlenebilir (Her ne kadar bu tarihlerin doğruluğu tam olarak kesinlik kazanamamış olsa da). Birçok bölgesel insan soyağacı, belli açık sınır işaretleri kullanarak kenarların birleştirilmesi yoluyla tıpkı bir yapboz gibi birbirine uyumlu hale getirilmiştir. Böylece Afrika’dan dünyanın her köşesine yayılan bir Adem ile Havva genetik dalları resminin parçaları geçtiğimiz on yılda bir araya getirilmiştir. Sonunda bütün yapının parçaları arasında bir bağ oluşup anlam kazanmaya başladığında, tıpkı yapbozda olduğu gibi tatmin edici bir görünüm elde ediliyor; kalan parçalar ne kadar çok olursa olsun, artık ağacın ve haritanın üzerine giderek artan bir kolaylık ve hızla yerleştirilebiliyor. Bütün dallarıyla ağaç artık dünya haritasının üzerine yayılıp, atalarımız ve onların genetik kollarının dünyayı fethederken nerelerden geçtiklerini gösterebilir.

Elde edilen yeni bilgiler, son 150 binyılın kültürel ve biyolojik öyküsündeki çelişkilerin bazılarını çözmüştür. Öyle ki, o dönemin bölgesel insan fosili kalıntılarını bile hayatın genetik ağacında doğru yerlere yerleştirebiliriz.

Birçok sorunun yanıtı bulunmuştur. Elde edilen sonuca göre, dünyanın yoğun ileri geri prehistorik hareketler ve karışmalarla ortak bir genetik döküm potası olması şöyle dursun, modern insan yayılımında rol alan insanların çoğu tutucu bir şekilde ilk defa atalarının kurduğu kolonilere sıkışıp kaldılar. Bu yerlerde Son Buzul Çağı’nın öncesinden beri ikamet etmektedirler. Ayrıca son 80 binyılın spesifik göçlerinin tarihlerini de belirleyebiliriz.


“Hepimizin Kökeni Afrika”

Uzun süredir uğraşılan başka birçok arkeolojik sorun, yeni genetik soyağaçlarıyla çözülmüştür. Bunlardan biri “Afrika-kökenlilik” (Out of Africa) ile “ Çok-bölgelilik” (Multi- regional) teorileri arasındaki çatışmadır.
Afrika-kökenlilik görüşünü destekleyenler, Afrika dışındaki bütün modern insanların 100.000 yıl önce Afrika’dan yayılan bir göçten geldikleri kanaatindedir. Bu büyük göçün sonucunda dünyadaki daha eski bütün insan tipleri yeryüzünden silinmiştir. Çok-bölgelilik teorisini savunanlar ise, Avrupa’daki Neanderthaller ve Uzakdoğu’daki Homo Erectuslar gibi eski insan tiplerinin şimdi bütün dünyada gördüğümüz yerel ırklara doğru evrim geçirdiklerini öne sürer.

Şimdi yarışmayı kazananın Afrika-kökenlilik görüşü olduğu anlaşılmıştır; çünkü yeni genetik soyağaçları son 100.000 yıl içinde doğrudan Afrika’ya uzanmaktadır. Daha eski insan türlerinden kalan Adem ile Havva genetik kollarının hiçbiri bizim genetik soyağacımızda bulunmuyor, elbette bizim Neanderthaller’den farkımızı ölçebileceğimiz ağacın kökeni hariç. Neanderthaller’in eski mitokondriyal DNA kullandıkları tespit edilmiş, genetik açıdan öyle sınıflandırılmışlardır ve görünen o ki, bizim atalarımızdan ziyade kuzenlerimizdirler. Onlarla bir başka ortak atayı paylaşıyoruz: Homo helmei.”

Kimi Afrika-kökenlilik teorisi taraftarları ise, Avustralyalılar, Asyalılar ve Avrupalıların ayrı Homo sapiens göçleri halinde Afrika’dan yayıldıklarını iddia etmişlerdir. Oysa durum böyle değildir: Eril ve dişil genetik soyağaçları Afrika’dan yayılan sadece bir tek dalı gösteriyor. Modern insanların Afrika’dan dışarı sadece bir tek büyük göçü olmuştu; her cinsel dalın, Afrikalı olmayan bütün herkesin annesi ve babası olan bir tek ortak genetik atası vardı.”

Stephen Oppenheimer

http://evrimgercegi.blogcu.com/Insanin+Evrimi
http://www.bradshawfoundation.com/journey



Görüldüğü üzere evrimci görüş de İnsan soyunun tek atasının olduğunu ve yeryüzünün ancak bir yerinden çıkıp göçlerle dünya coğrafyasında yayılıp dalandıklarını bilimsel (DNA) verilerle açıklamaktadırlar.  

NATIONAL GEOGRAFIC KURUMUNUN  DNA ANALİZİ ÇALIŞMALARI
(THE  GENOGRAFIC  PROJECT)

İnsan evrimi üzerindeki çalışma ve yayınlarıyla da tanınan National Geografic  kurumu, son yıllarda insanların DNA analizlerini yaparak genlerine ait köklerinin coğrafik olarak nerelerden geldiğini belirleyen bir proje üzerinde çalışmaktadır. Bu proje kapsamında, kendisine ait bir DNA örneği gönderen kişilere Y-cromosome DNA testi serifikası  adı altında bir belge de verilmektedir.

HEYECAN VERİCİ BİR DNA ANALİZİ: NEREDEN GELDİK?
12.07.2010
TLETSERUK Nahit Serbes

Sözü fazla uzatmadan bana gönderilen genetik raporu yayınlıyor ve yorumu okurlara bırakıyorum.

Amerika’dan gelmiş olan genetik raporumun Türkçe tercümesi ve İngilizce'si çok uzun olduğundan, tamamını okumak, öğrenmek isteyen kardeşlerimiz http://www.circassian.us sitesine girip tamamını okuyabilirler, inceleyebilirler. Özeti ise, aynen aşağıdaki gibidir.

Atalarınızın göç yolculuğu hakkında bilinen hususlar
Atalarınızın tarihini gösteren genetik işaretler tüm Afrikalı olmayan insanların ortak işareti olan M168’e kadar, 60.000 yıl öncesine gitmektedir. Atalarınızın güzergâhlarını gösteren haritaya bakacak olursanız, Haplogroup R1a1 üyelerinin aşağıdaki Y-kromozom işaretlerini taşıdıklarını göreceksiniz:

M168 >P143 > M89 > L15 > M9 > M45 > M207 > M173 > SRY10831.2 > M17

M168 ilk atanız

Ortaya çıkma tarihi: 50.000 yıl önce, köken yeri: Afrika, İklim: buz çağı                  
Sizin soyunuzda ilk genetik işarete yol açan erkek kuzeydoğu Afrika’da Rift vadisi bölgesinde, 31.000 ila 79.000 yıl önce yaşadı. Göçmen atalarınız elverişli havayı ve avladıkları hayvanları takip ettiler…                     
http://www.circassiancenter.com/cc-turkiye/yorum/tns/027_heyecan.htm






Bu kısa açıklamalarla birlikte bu konuya görsel olarak açıklık getirecek National Geografic kurumuna ait iki haritayı inceleyelim. Bu haritalar, kurumun  çalışmalarını göstermekte ve ilk insanlar olan Adem ile Havva’nın ilk olarak yeryüzünde ortaya çıktığı Doğu Afrika - Rift Vadisine dair bilgileri ve göç yollarını açıklamaktadır.    












KURAN’ DA İLK İNSANIN DÜNYA ÜZERİNE  İNDİRİLİŞİNİ BİLDİREN İLK AYET:
 2 (BAKARA) : 36

Yukarıdaki  kaynaklarda ve daha birçoğunda, bilimsel verilerin yanı sıra evrimci görüşü savunan kişi ve kuruluşların kendi görüş ve düşünceleri doğrultusundaki açıklamalarını da içermektedir. Biz, sadece bilimsel yollarla elde edilen DNA göç yollarının haritalarını ele alacağız. Son 10 yılda ortaya çıkan bu bilimsel bilgilerin yeraldığı haritalarda, insan neslinin ilk ortaya çıktığı yerle ilgili olarak, neredeyse noktasal koordinatlarla belirlenebilecek kadar belirgin bir bölge gösterilmektedir. Aşağıda, sure ve ayet numaraları ile coğrafi enlem-boylam koordinatları arasındaki mucizevi ilişkiyi açıkladığımız bölümlerdeki gibi bir çıkarımı burada da uyguladığımızda yine çok ilginç bir sonuçla karşılaşmaktayız.

Yukarıdaki haritalarda görüldüğü üzere bahsettiğimiz bölge, Kuzeydoğu Afrika’da Rift Vadisinin geçtiği ve bugünkü Kenya-Etiyopya sınırları içinde sayılabilecek bir toprak parçasını içermektedir. Kuran’da bu coğrafi bölge ile ilgili bir kanıt aramaya çalıştığımızda, yaratılan ilk insanlar olan Adem ve Havva’nın yeryüzüne indirilişine dair açıklamaların bulunduğu vahiylerin, Kuran’daki dizilişe göre ilk olarak hangi ayette geçtiğine dikkat etmemiz gerekecektir. Çünkü İLK İNSAN  ve YERE İNDİRİLİŞİNİ BEYAN EDEN İLK AYET anlamca birbirleriyle bir ahenk oluşturmaktadır. Basit bir araştırmayla, İlk insanın yaratılışını anlatan konunun ilk kez Bakara suresinin başlarında geçtiğini tespit edebiliriz. Adem ve Havva’nın “Yeryüzüne” intikal edilişinden bahseden ilk ayetin 2. sure olan Bakara Suresinin 36. ayeti olduğunu kolayca belirleyebiliriz.

Coğrafi mucizelerle ilgili olarak diğer bölümlerde açıklandığı şekilde, sure numarasını enlem, ayet numarasını ise boylam değeri olarak ele alıyorduk. Ancak, sure ve ayet numaralarının doğal olarak pozitif tamsayı olması nedeniyle, coğrafi haritada kuzey enlemlerinin ve doğu boylamlarının pozitif bölgesinin olması gerekmektedir. Bu nedenle Kuran’daki coğrafi işaretle ilgili herhangi bir sure no ve ayet no, grafik düzlemindeki +x ve +y ‘nin kesiştiği bir noktayı temsil eder. İşte, Kuran’da ilk defa Adem ve eşinin yeryüzüne aktarılmasını beyan eden 2:36 ayetinin koordinat sistemine denk gelen noktası, mucizevi şekilde bilimsel araştırmalarda belirtilen bölgeyle tamtamına denk gelen o meşhur Rift vadisini göstermektedir.  Başka bir deyişle, Kuran’da Adem ve eşinin yeryüzüne atılmasını anlatan ayetin sure ve ayet numarası, yeryüzü haritasında uyarlanmış koordinat olarak  hedefi  tam onikiden vurmaktadır.
 
(Diyanet Meali)
Alıntı
2 (BAKARA): 36
Derken, şeytan, onların ayağını oradan kaydırdı. Onları içinde bulundukları konumdan çıkardı. Bunun üzerine Biz de  
"Birbirinize düşman olarak inin. Sizin için
Yeryüzünde
 belli bir süre barınak ve yararlanma vardır," dedik.




2:36 ayetinin denk geldiği  2:36 Koordinatları ve Doğu Afrika’daki  Rift Vadisi (Rift Valley)








18
Yasin Suresi - Ashab ul Qarye / Yasin Suresi - Ashab ul Qarye
« : Ekim 24, 2010, 02:25:36 ÖS »

YASİN SURESİ- ASHAB – UL  QARYE

Yasin Suresinin 13. ayetinde elçiler gönderilen bir şehirden bahsedilir. Surenin numarası olan 36 rakamını ve ayetin numarası olan 13 rakamını enlem-boylam koordinatlarına uyarladığımızda çok ilginç sonuçlar çıkmaktadır. Ancak bu kez hem enlem değeri olarak hem de boylam değeri olarak 36:13 rakamlarını esas alacağız. Çünkü, aynı rakamlar derece ve dakikasına kadar ayrıntıya inebilecek şekilde enlem ve boylam olarak her iki değer için de mucizevi bir uyum göstermektedir. Yani, günümüzdeki yerleşim sınırları itibariyle hem  36 derece 13 dakika (kuzey) enlemi hem de 36 derece 13 dakika (doğu) boylamının geçtiği bir şehir araştıracağız. (Sure ve ayet numaraları doğal olarak pozitif tam sayılar olduğu için koordinat düzleminde her iki değerin de pozitif olduğu, yani harita üzerinde kuzey enlemleri ve doğu boylamları olan bölge esas alınacaktır). Dünya üzerinde bu kriterlere uyan tek bir şehir vardır: ANTAKYA


Yukarıda bahsi geçen ayette söz edilen şehir olarak rivayet edilen ve bu surenin devamındaki ayetlerde anlatılan olayların geçtiği yer olarak bilinen ve hatta günümüzde de bu olayın kahramanlarının adına ibadethaneler bulunan tek şehir yine Antakya’dır. Antakya şehri bu olayların asıl kahramanı olan Habib-i Neccar’ın adını taşıyan dağın eteklerindedir. Ayrıca, 36 derece 13 dk. kuzey enlemi ile 36 derece 13 dk. doğu boylamının kesiştiği nokta da Hatay ilinin merkez ilçesi olan Antakya merkez ilçe sınırları içinde bulunmaktadır.

36 (Yasin Suresi) / 13. Ayet

(36:13): Onlara, şu şehir halkını misal getir: Hani onlara elçiler gelmişti.



Yukarıdaki haritada Hatay ilinin merkez ilçesi olan Antakya merkez ilçesinin ve diğer ilçelerin idari sınırları ince yeşil çizgilerle gösterilmiştir. 36 derece 13 dk. kuzey enlemi ile 36 derece 13 dk. doğu boylamının kesiştiği noktanın Antakya merkez ilçe sınırları içinde kaldığı açık bir şekilde görülmektedir.

19
Ahkaf Suresi - Ad Kavmi / Ahkaf Suresi - Ad Kavmi
« : Ekim 24, 2010, 01:29:20 ÖS »
AD KAVMİ’NİN YERİ  -  AHKAF BÖLGESİ - AHKAF SURESİ   



AD KAVMİ'NİN YERİ    “AHKAF BÖLGESİ”

Ahkaf (Dehna): Necid, Yemen, Hadramevt sıradağlarıyla çevrili bir kum deryasıdır. İçine girmeye kimse cesaret edemez. Haritalarda boş ve meçhul arazi olarak gösterilmektedir. Hadramevt'in kuzeyine isabet eden yerlere, Ahkaf denir. Dehna, mamuriyetten uzak bir yer olup, üzerinde kuş uçmaz. Ağaç değil, ot bile bitmez. Afrika'nın büyük sahrasından bile beterdir…

... Necd Yaylası'nın kuzey ve güneyinde büyük kum çölleri yer alır. Güneyde, “dünyanın en büyük kesintisiz kum çölü” olan Rubülhali (650.000 km2) Suudi Arabistan'ın dörtte birinden fazlasını kaplar…
http://www.yaklasansaat.com/eski_kavimler/ad/ad.asp

Suudi Arabistanın " Boş Bölge" adı verilen yerde, Rub-Al-Khali'de tuhaf bir arazi var. Burası siyah cam, beyaz kaya ve demir kırıklarıyla kaplı. Bu bölge dünyaya ilk kez 1932'de Harry st. John Abdullah Philby tarafından tanıtıldı. Buraya bedeviler Al-Hadida adını veriyorlar. Hadid ise Arapça da demir anlamına geliyor.

Kuran-ı Kerim'de ve klasik Arap metinlerinde yer alan bir kıssa var. Bu kıssalarda, Ad adında bir kral ve onun başında bulunduğu kavmin sakinlerinden bahsediliyor. Bu putperest kral ve tebası, Allah'ın peygamberini alaya alıyorlar ve Allah da Ubar'ı şiddetli bir rüzgarın getirdiği, karanlık bir bulutla helak ediyor.

Rehberleri Philby'a, bu helak olmuş şehri görmesi için gitmeyi teklif ettiklerinde Philby memnuniyetle kabul etti. Ve raporuna bu yerin adını “Wabar” olarak kaydetti. Bu isim  “saplanmış, batmış”  anlamına geliyor.

Fakat Philby'ın bulduğu kayıp şehir Ubar değil. Göklerden gelen bir afetin meskeniydi, bir meteorit vuruşunun. Meteoritin arkasında bıraktığı izler incelendiğinde patlama 12 kilotonluk bir nükleer infilaktan farksızdı ve Hiroşima bombasıyla boy ölçüşecek düzeydeydi. Neredeyse dünyaya düşen tüm meteorlar kayalara yada üstü toprakla kaplı kayalara düşmesine karşın Wabar meteroiti hepsinden farklı olarak yeryüzünün en büyük kum denizinin ortasına düştü. Son derece kuru ve izole bir bölge olan bu çöl jeolojik açıdan bir meteorun korunabileceği belki de dünyadaki en uygun yerdir…


… Çarpma noktasında meteor parçalarıyla, lokal kumdan oluşan koni şeklinde bir örtü havaya püskürdü. Bu akışkan,siyah camsı kayaları oluşturdu. Erimiş kayanın, akkor halindeki örtüsü, meteroit yere temas eder etmez, hızla genişledi ve meteroitin kendisi ise, ilk birkaç mili saniyede sıkıştı ve düzleşti. Bir şok dalgası meteroiti sürükledi. Geride kalanlar ise küçük parçalar halinde saçılıp, kıymık kıymık oldular. Bazı parçalar, bu örtü tarafından yutuldu. Fakat çoğu kaçtılar ve kumda 200 m. aşağıya indiler. Bunlar orijinal meteroitin bozulmamış kalıntılarıdır.

Bir şok dalgası da, aşağı doğru hareket etti ve yukarıdaki kumu karıştırarak ısıttı. Cam topakların içerdiği demirin kuma oranı gösteriyor ki, eriyen kumun hacmi meteorunkinden 10 kat fazladır ve bu oran 27m. yarıçaplı bir küre için geçerlidir. Bu hacmin dışına çıkıldığında, şok dalgasının etkisi zayıflamaktadır. Artık kumu eritemeyen şok dalgası, ancak onu yoğunlaştırarak küçük kayalar haline getirebilir.

Bundan sonra şok dalgası, yüzeyin püskürmesine neden oldu ve bu olduğunda kumtaşı, köpüğümsü camla yeniden etkileşime girdi. En büyük krater, 2 saniyenin biraz üzerinde oluştu, en küçüğü ise 1 saniyenin 4/5 inde oluştu. İlk başta kraterler daha büyüktü bu ise geçici bir durumdu, çünkü birkaç dakika sonra, gökyüzünden geri dönen materyal kraterlerin hacmini azalttı. En büyük geçici krater, büyük ihtimalle 120 m. çapındaydı. Orada bulunan tüm kum, bir mantar bulutla süpürülüp, binlerce metre havada yükseldi ve muhtemelen stratosfere ulaştı .


Peki tüm bunlar ne zaman oldu? Fizyon izi analizi ile yapılan deneylerde, tarih 6400 yıl önce olarak saptandı. Bu sonuçlar British Museum ve Smithson Enstitüsüne ait sonuçlardır. Farklı tarihlerden de bahsedilmektedir.
Kaynak: Scientific American, Kasım 1998, çev. Gökben Coşkun.   
http://www.yaklasansaat.com/eski_kavimler/ad/adkum.asp


AHKAF SURESİ: 21, 22

21. Ad kavminin kardeşini (Hud'u) an. Zira o, kendinden önce ve sonra uyarıcıların da gelip geçtiği Ahkaf bölgesindeki kavmine: Allah'tan başkasına kulluk etmeyin. Ben sizin büyük bir günün azabına uğramanızdan korkuyorum, demişti.

22. "Sen bizi tanrılarımızdan çevirmek için mi bize geldin? Hadi, doğru söyleyenlerden isen, bizi tehdit ettiğin şeyi başımıza getir" dediler.

Kuran’ın birçok ayetinde Ad kavmi’nden bahsedilir. Ancak Ad kavminin yaşadığı yer olarak “Ahkaf” bölgesi olarak belirlenir. Bu nedenle Ad kavminin yaşadığı bölgenin haitadaki yerini görmek için “Ahkaf Suresi”ne yönlenmek gerekir. Ahkaf Suresinin 21. ayetinde Ad Kavminden ve Ahkaf bölgesinden bahsedilmektedir. Ahkaf denilen bölge, bugün Suudi Arabistan’ın güneyinde, dünyanın en büyük kesintisiz kum çölü olarak bilinen Rub’al Khali çölüdür. Zaten “Ahkaf” kelimesi de “kum tepeleri”anlamına gelmektedir.

Surenin adı suresinin 21. ayetindeki “Ahkaf” kelimesinden gelmektedir. Burada doğrudan surenin numarası değil, adı ön plana çıkmaktadır. (Sebe Suresinde de Sebe halkının yaşadığı yer, ayet numaraları ile belirlenmişti.)

Burada önemli olan konu tıpkı geçtiği ayetin numarası gibi,Ahkaf olarak bilinen bu çölün ortasına en yakın olarak geçen enlemin numarasının da 21 olmasıdır. Yaklaşık 6400 yıl önce düştüğü tahmin edilen Wabar meteorunun parçalara ayrılarak kraterler oluşturduğu Wabar kraterleri olarak bilinen yerlerin de 21 ve 22. enlemlerin tam ortasında 21. 30 enleminde bulunmasıdır. Dikkat edilirse Ahkaf Suresinin 22. ayetinde “bizi tehdit ettiğin şeyi başımıza getir” şeklinde bir ifade vardır. Düşen bu meteor demir-nikel karışımı olup Hiroşima’ya atılan atom bombası ile kıyaslanabilecek bir etki oluşturduğu kaynaklarda geçmektedir. Ayetlerde Ad kavminin önce bu patlamayı bir bulut sandığı, ardında çok şiddetli bir rüzgarın onları helak ettiği belirtilmekte ve bu etkiler güçlü bir nükleer patlama etkisi yapan meteor çarpmasının sonuçlarıyla örtüşmektedir.

Sebe Suresi ve Ahkaf Suresiyle ilgili olarak önemli bir özellikten daha bahsetmek gerekir. Sebe Suresinde de tıpkı Ahkaf Suresi gibi sureye adını veren ayette geçen bir coğrafi bölge söz konusudur. Her iki surede de suredeki anlatımların akışı, tam olarak coğrafi bölgenin enlem değeri olan ayet numarasına gelince birden değişir ve sureye adını veren bölge ve olaylardan bahsedilir. (Sebe Suresinde 15. ve 16.ayetlerdi) Sanki tam olarak sureye adını veren ayetin numarasının, coğrafik olarak enlem numarasına denk gelmesi özellikle sağlanmış gibidir.


Alıntı
Ahkaf Suresi: 21, 22

21. Ad kavminin kardeşini (Hud'u) an. Zira o, kendinden önce ve sonra uyarıcıların da gelip geçtiği Ahkaf bölgesindeki kavmine: Allah'tan başkasına kulluk etmeyin. Ben sizin büyük bir günün azabına uğramanızdan korkuyorum, demişti.

22. "Sen bizi tanrılarımızdan çevirmek için mi bize geldin? Hadi, doğru söyleyenlerden isen, bizi tehdit ettiğin şeyi başımıza getir" dediler.



Ahkaf Suresi ve Wabar meteoru ile ilgili iddialarımıza dair internet ortamında bazı kişilerce yapılan itirazlara cevap olarak verdiğimiz aşağıdaki bilgileri dikkatinize sunmak istiyoruz.

[Wabar meteoru ile ilgili olarak sitemizde şöyle bir açıklama var:

“Peki tüm bunlar ne zaman oldu? Fizyon izi analizi ile yapılan deneylerde, tarih 6400 yıl önce olarak saptandı. Bu sonuçlar British Museum ve Smithson Enstitüsüne ait sonuçlardır. Farklı tarihlerden de bahsedilmektedir.”
Kaynak: Scientific American, Kasım 1998, çev. Gökben Coşkun.
http://www.yaklasansaat.com/eski_kavimler/ad/adkum.asp

Dikkat ederseniz bu sonuçların ait olduğu kurumlar belirtildikten sonra,”farklı tarihlerden de bahsedildiği” açıklanmıştır zaten. Herhangi bir gizleme, yanıltma gibi bir yola gidilmemiştir. Hem 6400 yıl önce bu meteorun düşmesi de tek başına Ad kavminin başına geldiği söylenen felaketle ilgili olduğu sonucuna mutlak olarak götüremez. Çünkü, Ad kavminin 6400 yıl önce yaşadığı kesin değildir, hangi yıllar arasında yaşadıkları konusunda da kesin bir bilgi mevcut değildir. Zaten meteorun düştüğü yerde bir şehir kalıntısına da rastlanmamıştır. Binlerce yıl önce Ad kavminin Ahkaf olarak bilinen yurtlarında bu meteorla ilgisi olmayan başka bir felaket olmuş ve bahsettiğiniz kaynakları ve iddiaları doğru olarak kabul edersek yaklaşık 300 yıl kadar önce de bu bölgeye bir meteor isabet etmiş olabilir. Ancak, Ad kavminin de yurtlarında yine binlerce yıl önce başka bir meteor düşmüş olması da ihtimal dahilindedir. Hatta aynı bölgeye binlerce yıl arayla iki kez meteor düşmüş olabilme ihtimali de vardır teorik olarak. Böyle bir şey kesinlikle olamaz diyebilir misiniz?
Aslında bu konuda önemli olan da bunlar değildir. Wabar meteoru adını efsanevi Ubar şehrinden almaktadır. UBAR adının İngilizceye uyarlanmış hali WABAR’dır. Bu şehir, Allah tarafından peygambere uymadığı için felaketle cezalandırılan Ad kavmine atfedilmektedir.

Önemli olan husus şudur:

Ayette Ahkaf olarak bilinen bir coğrafyadan ve orada yaşayan Ad kavminin başına gelen büyük bir felaketten bahsedilmektedir. Bugün yeryüzünde Ahkaf olarak bilinen tek yer Hadremevt ‘in kuzeyi olarak bildirilen Rab’ul Hali çölüdür. Bir de, sadece kelime anlamlarını dikkate alarak bakalım: Ahkaf, “kum tepeleri” anlamına gelmektedir. Bahsi geçen ayetin bulunduğu surenin adı da Ahkaf suresidir. Sitede verdiğimiz bilgilere ve kaynaklara dikkat ederseniz, Rab’ül Hali çölünün dünyadaki en büyük kesintisiz kum çölü olduğunu görürsünüz. Hem coğrafi tarif olarak bu çöl gösteriliyor Ahkaf için, hem de kelime anlamı olarak surenin adı gibi Ahkaf =kum tepeleri anlamını dünyada en çok hak eden yer oluyor. İşte tam bu coğrafyanın merkezine en yakın geçen enlemin numarası da tıpkı bahsi geçen ayetin numarası gibi 21 olmaktadır. Dikkat ederseniz, surenin ismi belli bir coğrafyayı işaret etmekte, ayetin numarası da buna paralel olarak yine aynı coğrafyayı işaret etmektedir. Bütün bu özellikler yetmezmiş gibi Ahkaftan bahsedilen 21. ayetin hemen ardından gelen 22. ayette “ Hadi, doğru söyleyenlerden isen, bizi tehdit ettiğin şeyi başımıza getir" şeklinde bir söz geçmektedir. Tam da 21.enlem ile 22. enlemin tam ortasına denk gelen yerde, Ad kavmine atfedilen şehir olan Ubar’dan adını alan Wabar meteorunun oluşturduğu krater vardır. Üstelik belli büyüklükte bir meteorun nükleer patlama benzeri bir etkisinin olması ve ayetlerde Ad kavminin helakı ile ilgili bahsedilen kuvvetli rüzgar vs. gibi olayların bu etkileri çağrıştırması da ayrıca önemlidir. Böyle bir meteor, tam olarak o enlemler arasına düşmüş ve Ad kavminin şehri olarak efsaneleşen Ubar’dan Wabar olarak ismini almış ise, daha geçen yıl düşmüş bile olsa ayetler açısından çok anlamlıdır.]


20
KURAN’IN KORUNDUĞUNUN İŞARETLERİ


Kuran-ı Kerim’in Müddessir Suresinin 30. ayetinde geçen 19 sayısı ile ilgili olarak, bu sayının Kuran’ın korunmasına yönelik bir sayısal sistemin mucizevî bir şekilde Kuran’a yerleştirilmiş olduğuna dair iddialar vardır. Ancak bahsedilen bu sayısal verilerden birinde, Kuran’daki toplam ayet sayısının numarasız Besmelelerle birlikte 6346 ayet olduğu ve bu sayının 19x334=6346 eşitliğini sağlayacak şekilde 19’un tam katı olduğu ve ayrıca 6346 sayısını oluşturan 6+3+4+6 toplamının da 19’a eşit olduğu belirtilmektedir. Fakat ayet sayısının numarasız Besmelelerle birlikte 6346 olarak belirtilmesi ve Kuranda 112 adet numarasız besmele olması, toplam numaralı ayet sayısının da 6234 olarak kabulünü gerektirir. Oysaki Kuran-ı Kerim’de 6236 numaralı ayet vardır.

19 sisteminin savunucuları bazı durumları gerekçe göstererek Tevbe suresinin son iki ayeti olan 128. ve 129. ayetlerini Kuran’a dahil etmezler ve bunların Kuran’a sonradan eklendiği fikrini savunurlar. Ancak Yüce Allah’ın Kuran’da bildirdiği bazı ayetler göz önüne alındığında bu fikre katılmak mümkün değildir.

Enam Suresi 115. ayet: Rabbinin kelimesi (Kur’an) doğruluk ve adalet bakımından tamdır. Onun kelimelerini değiştirebilecek yoktur. O, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.

Hakka Suresi:  43. (O Kuran), âlemlerin Rabbi tarafından indirilmiştir 44. Eğer (Peygamber) bize atfen bazı sözler uydurmuş olsaydı, 45. Elbette onu kıskıvrak yakalardık. 46. Sonra onun can damarını koparırdık. 47. Hiçbiriniz buna mani de olamazdınız.

Hicr Suresi 9. ayet:  Kur an'ı kesinlikle biz indirdik; elbette onu yine biz koruyacağız.
 
Fussilet Suresi 42. ayet: “O, eşsiz ve pek kıymetli bir kitaptır. Öyle bir kitaptır ki batıl, ona ne önünden, ne ardından, hiçbir taraftan yol bulamaz. O hakim ve hamid olan Allah tarafından indirilmiştir.”

Yukarıdaki ayetler göz önüne alındığında Kuran’dan olmayanın, yani Allah katından olmayanın Kuran’a dahil edilebilmesinin mümkün olamayacağı kabul edilmelidir. Yüce Allah Kuran-ı Kerim’i koruyacağını bildirmiştir ve bu koruma ileriki bir zamana ertelenen bir koruma değildir. 19 sisteminin savunucuları 1974 yılında keşfedilen bu 19 sistemi ile Kuran’a ait olmayan iki ayetin yani Tevbe Suresi 128. ve 129. ayetin ortaya çıkarıldığını savunmaktadırlar. Oysaki Yüce Allah, batıl olanın ona “hiçbir zaman” yaklaşamayacağını ve Allah kelamı olmayan bir şeyi eklemeye kalkışanın (peygamber dahi olsa) can damarının kesileceğini belirtmektedir.
   
Tevbe Suresinin son iki ayetini inkâr edenlerin iddialarını kabul etmek Yüce Allah’ın vaadini yerine getiremediğinin kabulü anlamına da gelecektir. Zira Yüce Allah bu korumanın her an olacağını bildirmiş, yaklaşık 1400 yıllık bir süre sonra böyle bir korumanın harekete geçeceğine dair bir işaret de vermemiştir. Çok açık bir şekilde, Allah kelamı olmayan bir sözün Kuran’a girse bile sonradan bunun 19 sistemiyle çıkarılacağını değil, hiçbir zaman Kuran’a giremeyeceğini bildirmektedir. Ayrıca 19 sistemi Yüce Allah’ın takdirine bağlıdır ama Yüce Allah 19 sistemiyle bağlı değildir. Yani, bu sistemi Kuran’ın nerelerine yerleştirip yerleştirmeyeceği konusunda takdir tamamen O’na aittir ve “toplam ayet sayılarında da olmalıydı” gibi bir varsayımla Kuran’ın ayetlerini Allah katından saymamak, sadece, kendi zanlarımızı Yüce Allah’ın iradesinin üstünde tutmak anlamına gelir. Aslında ayet sayılarındaki bu takdir, Yüce Allah’ın imtihanının önemli bir parçası da olabilir.



7&19 İKİZKOD (EL-MESANİ)
 
KURAN'IN MATEMATİKSEL SİSTEMİ

Yaptığımız araştırmalarda bu kitapta yer alan yeni bilimsel bulgulardaki bilgilerin Kuran ayetlerinde mucizevî anlatımlarla da bire bir uyuşması, Kuran’ın korunmuşluğuna büyük örnekler teşkil ettiği gibi, Kuran’daki matematiksel sistemle ilgili olarak (yine Kuran ayetlerine dayanılarak) Kuran’da ikili bir kilitlenmeyle vahyedildiği anlaşılmıştır.

Bu konuda uzun yıllar araştırmalarını sürdüren İmran Akdemir’in “İkizkod 7&19” adlı kitabında ortaya koyduğu Kuran’ın matematiksel sistemi,  7 ve 19 sayılarının birbirleriyle kilitli bir şekilde ikili bir yapı arz ettiğini ortaya çıkardı. Kuran’ın matematiksel sisteminin en büyük dayanağı Hicr suresinin 87. ayeti olarak gösterilir.

Kuran-ı Kerim’den bu iddiayı destekleyen yüzlerce veri ortaya konmaktadır. Kuran’da kilitlenmiş olarak bulunan birçok parametre, sayısal bir sistem olarak 7 ve 19’un birlikte kilitlendiğini göstermekte ve Tevbe suresinin 128 ve 129. ayetlerinin de Kuran’ın öz iki ayeti olduğunu gözler önüne sermektedir. Aşağıdaki linkte İkizkod kitabını ücretsiz indirerek okuyabilirsiniz.





21

İSRA: 13 - BOYUNA BAĞLANAN KUŞ: “TİROİD BEZİ"


TİROİD BEZİ

 
Yukarıdaki resimlerde Tiroid bezinin vücutta bulunduğu haliyle ve şekliyle görüntüsü bulunmaktadır.
Aşağıdaki resimde ise Tiroid bezinin vücutta bulunduğu şekliyle değil, açık bir kesit halindeki görüntüsü vardır.

Hemen hemen her insan, aşağıdaki Tiroid bezi görüntüsünü herhangi bir şeye benzetecek olsa, çok büyük ihtimalle kuşa ya da kuşun kanatlarına benzetecektir.


İsra suresi 13. ayet meali (Elmalılı Hamdi Yazır)
Her insanın da kuşunu boynunda kendine takmışızdır ve onun için Kıyamet günü bir kitab çıkarırız ki neşrolunarak onu şöyle karşılar.

(Tefhim-ul Kuran/ İsra: 13)
Biz, her insanın kuşunu (işlediklerini, yaptıklarını) kendi boynuna doladık, kıyamet gününde onun için açılmış olarak önüne konacak bir kitap çıkarırız.

Yukarıda verilen meallerin dışındaki diğer birçok mealde, ayetin Arapça aslında “taire” olarak geçen kelime gerçek anlamı olan “kuş” yerine, mecaz anlam olarak “amelleri, işledikleri” gibi anlamlar yüklenmektedir. Ancak gerçek ve birincil anlamı olan “kuş” olarak anlaşıldığında yine Kuran-ı Kerim’in (Zumer Suresi 23.ayet anlamında) diğer bir mucizesine tanık olmaktayız.

Bu ayetin yukarıda verilen meallerinde, her insanın kuşunun “boynuna bağlandığı (takıldığı) veya dolandığı” vurgulanmaktadır. Tiroid bezinin açık kesit halindeki görüntüsüyle vücuttaki doğal duruşu olan “bağlanmış –dolanmış” görüntüsü karşılaştırıldığında ayette neden boyuna bağlanma ya da dolanma gibi fiillerin kullanıldığı daha net bir şekilde anlaşılmaktadır. Çünkü açık kesit halindeki görüntüsünün boyuna bağlamış –dolanmış hali, Tiroid bezinin vücuttaki doğal duruş ve görüntüsünü oluşturmaktadır.

Ayetin anlatımlarını genel olarak düşündüğümüzde, zaten gerçekte boyuna bağlı bir kuştan bahsedilmiş olamayacağı açıktır. Ancak anlatım çok özel bir deyimle pekiştirilmiştir. Bu özel deyim çok çarpıcı bir şekilde, Zumer Suresi 23. ayet anlamında mucize içeren ikili anlamlar olduğu yönündeki beyanatı destekler niteliktedir.

Ayrıca yukarıda anlatılan şekilsel benzerliklerin yanında bahsedilmesi gereken anlamsal bazı bağıntılar da bulunmaktadır. Tiroid kelimesinin etimolojik kökeni araştırıldığında, ayette “boyun” anlamında geçen “unuk” kelimesinin içerdiği diğer anlamlarla çok ilginç bir benzerlik gösterdiği fark edilmektedir.


  tiroid ~ Fr thyroïde gırtlak üstü bezi ~ EYun thyroeidēs kapı gibi olan < EYun thýra kapı ~ HAvr *dhurā- < HAvr *dhwer- kapı  der1, +oid.
• İki kanatlı kapıya benzeyen şeklinden dolayı.
http://www.nisanyansozluk.com/search.asp?w=tiroid&x=23&y=6

Yukarıdaki kaynakta da açıklandığı gibi “tiroid” kelimesi kapı gibi olan ve kapı anlamlarını içermektedir. İlginç bir şekilde ayette geçen “unuk” kelimesi de kapı kelimesini andırır şekilde “kapamak, örtmek” anlamlarını da içermektedir. Aşağıda verilen kaynaktaki tanımlamalar bu durumu açıklamaktadır.

unuk:[ç. anak] boyun /  unuk: kapamak,örtmek  / aneke (ya'neku): [m.ank,unuk] kapadı
http://www.osmanlicaturkce.com/?k=unk&t=%40%40



22

BEL İLE KABURGA ARASINDAN ÇIKAN VE ATILAN SIVI

   Tarık Suresi (5-7)
5. İnsan neden yaratılmış olduğuna bir baksın.                        
6. Atılan bir sıvıdan yaratıldı.                              
7. (Bu sıvı) Bel ile kaburga kemikleri arasından çıkar.

“Bel ile kaburga kemikleri arasından çıkan su” tanımlaması bugüne kadar gereği gibi anlaşılamamış ve inançsızlar tarafından Kuran’a saldırı için bir fırsat olarak değerlendirilmiştir.

Ayetlerden alınan izlenime göre, bahsedilen suyun spermleri içeren meni olduğu ve bunların vücutta üretilip çıktığı yerin testisler ve cinsel organlar olduğu düşünülmüştür. Bunun sonucundaysa 7. ayette bahsi geçen bel ile kaburga kemikleri arasında kalan bölgenin sperm ve meni üretimiyle ve bunların çıktığı yerlerle ilgisinin olamayacağı ve bunun da Kuran’daki bir bilimsel hatayı ortaya koyduğu iddia edilmektedir. Ancak bilimin ulaştığı en son veriler incelendiğinde, ayetlerdeki anlatımın son derece hayrete düşüren bir şekilde bilimin ortaya koyduğu gerçeklere birebir uyduğuna tanık olmaktayız.
Ayrıca, 7. ayetteki “min” edatı Kuran’da genellikle objeleri belirtmek için kullanılır. Eğer  “sulb” kelimesi “nesil” olsaydı, o zaman “an” edatı kullanılacak, “beyni” kelimesi de kullanılmayacaktı. Çünkü bu edat Kuran’da genellikle “nesil” kelimesi gibi soyut kavramlar için kullanılmıştır. “YAHRUCU min beyni’s sulbi we’t teraib” ayetindeki  “yehrucu” fiili mudari fiildir. Yani “her zaman çıkıyor” demektir. (sulb ve teraib arasında her zaman çıkıyor) Her zaman çıkan şeyin ne olduğu ise bir önceki ayette (6. ayet) bildirilmiş olan atılan sıvıdır. Yine ayetin başında “Liyenzur” mudaraa fiili “L” emir kipiyle geçmektedir. Asıl anlamı “için” olan bu harfin ayete verdiği anlam; insanın neden yaratıldığını ve araştırıp inceleyerek herkes tarafından da bilinen bu suyun nereden ve hangi aşamalardan geçtiğini öğrenerek bunun kendiliğinden değil, Allah’ın bir hikmeti ve mucizesi olarak algılanması istenmektedir. Yoksa herkes tarafından bilinen sıvının basit bir anlatımı değildir.”…

Meninin içeriğinin ne olduğu konusunu açıklamak yararlı olacaktır. İçeriğinde yaklaşık 200 ile 500 milyon adet spermatozanın yanı sıra amino asit, sitrat, enzimler, flavin, fruktoz, proteinler ve C vitamini de bulunur.                
http://tr.wikipedia.org/wiki/Meni

Meninin içeriğinde bulunan maddelerin vücutta üretimi: Amino asitlerin çoğu karaciğerde metabolize olur. ...      
http://w3.gazi.edu.tr/web/erkoc/BIYOKIMYA/aakatabolizma.pdf

Temel olmayan amino asitler ise vücutta karaciğer tarafından üretilebilir.
http://www.sporcugidalari.com/protein-amino-asit-baglantisi.htm

Temel olmayan Amino Asitler: Alanin, Arginin, Asparajin, vs...
L-Arginin’in sperm üretiminde (spermatogenez) gerekli olduğu literatürde belirtilmektedir. Ayrıca, sperm hareketliliğine de yardımcıdır.   
http://www.genrise.com.tr/urunler/genrise_sports/aminoasitler/l-arginin_(nitrox).html

Bu flavin enzimleri karaciğerde bulunur ve böbreklerin zehirlenmesinin önlenmesi için gereklidir   
http://yunus.hacettepe.edu.tr/~dogan/20.html

Klomifen sitrat karaciğerde metabolize olur...   
http://www.merck.com.tr/country.tr/tr/images/Serophene%2050%20TR_tcm699_35094.pdf

Klomifen sitrat adı verilen yumurtlama ilacıyla kadınların %80'inde yumurtlama sağlanabilir.
http://www.gebelik.net/tedavi.html

Karaciğerin fonksiyonları arasında proteinler, safra, kan pıhtı faktörleri, ve binden fazla enzimin üretimi yer alır.
http://www.sufizmveinsan.com/arastirma/karaciger.html

...Karaciger; keza protein, hormon ve enzimleri üreterek vücudun normal olarak  yaşamı sürdürmemizi sağlar. ...
Dr. Salih Derya Akın   
http://www.megabilim.com/index.php/Tip/Karaciger-ve-fonksiyonlari.html

Şimdi de meninin içeriğinde bulunan ve üremede temel hücrelerden biri olan spermlerin içeriğiyle ve bu maddelerin vücutta üretildiği organlar ile ilgili aşağıdaki bilgileri inceleyelim.

Sperm oluşması için gerekli besin maddeleri şunlardır:Arjinin, Temel yağ asitleri, Çinko, Krom, Selen, E vitamini, A vitamini, B vitaminleri, C vitamini.      
http://www.jinekologlar.net/kadindogum-yazi/sperm-uretimiyle-ilgili-maddeler.html

Yukarıda “arjinin” (arginin) ile ilgili açıklamalar bu konu için de geçerlidir. Diğer temel olmayan amino asitler gibi arjinin de vücutta karaciğer tarafından üretilir

Çinko: Sperm oluşumunda çinko eksikliğinin rolü olduğu saptanmıştır. Sperm sayısı az erkeklerde çinko eksikliği olduğu görülmüştür. Çinko karaciğerde yüksek konsantrasyonda pankreas, böbrekler ve balgam salgılayan salgı bezlerinde az miktarda bulunur
http://www.food-info.net/tr/min/zinc.htm

Selenyum hayvan ve insan vücudunda yaygın şekilde bulunur. Karaciğer ve böbrekler en yoğun olduğu organlardır.
http://www.iyitarim.net/resources/SELENYUM.doc

Absorbe olan krom vücutta birçok dokuya dağılır, özellikle böbrek, dalak, karaciğer ve kemikte yüksek seviyelerde bulunur.
http://www.solgar.com.tr/yazici_lit.asp?ano=900

Vitaminlerin bir kısmı vücutta depo edilebilirken bir kısmı depolanamıyor. Depo edilebilen vitaminler genellikle karaciğer hücrelerinde ve az miktarda da diğer hücrelerde depolanıyor. Karaciğerde depolanan A vitamini, hiç vitamin almayan bir insana 5-10 ay kadar yetebilir. Yine vücudumuzdaki D vitamini deposu da hiç vitamin almayan bir insana 2-4 ay kadar yeterli olabilir.
http://www.biltek.tubitak.gov.tr/merak_ettikleriniz/index.php?kategori_id=2&soru_id=785

C Vitamini, insan vücudunda depolanmamaktadır. ( Karaciğerde minimal depolandığı iddia edilmektedir.)
http://ansiklopedi.in/c-vitamini-nelerde-bulunur.html

İnsan vücudunda A, B, D, K vitaminleri sentezlenir. A vitamini karaciğerde, B ve K vitaminleri bağırsakta bakteriler tarafından, D vitamini deride üretilir. A, D, K ise karaciğerde depolanır. Diğerlerinin fazlası atılır.
http://www.egitimders.com/vitaminler-ve-vitaminlerin-ozellikleri.html

Yukarıdaki bilgilerden de anlaşılacağı üzere meninin içeriğinde bulunan ve spermleri oluşturan maddeler asıl olarak vücutta karaciğer tarafından üretilmektedir. Bazı maddelerde de böbrek ve bağırsak, dalak ve kemik gibi diğer organlarında rolü bulunabilmektedir.

Ayrıca erkekte cinsel özelliklerin oluşmasında ve gerektiği gibi çalışmasında etkili olan testosteron hormonu ve bunun kadın cinsiyeti tarafında karşılığı olan östrojen hormonunun üretiminde de karaciğer ve böbrek üstü bezleri rol oynar.

“Östrojen ve testosteron steroid grubu hormonlardır. Vücutta ön maddeleri kolesteroldür. Yumurtalıklar ve "böbrek üstü bezleri" kolesterolü enzimlerle dönüştürerek testosteron ve östrojeni üretirler
Sex hormonlarının %80’i yumurtalıklardan, %20’si ise böbrek üstü bezlerinden salgılanır.”
http://www.endokrinoloji.com/ostrojentestosteron.html


Şimdi de bahsi geçen organlardan en önemlisi olan karaciğerin ve bunun yanında böbreklerin insan vücudundaki konumlarını inceleyelim ve ayette belirtilen “bel ile kaburga kemikleri arasından çıkar” sözünün ne kadar isabetli olduğunu gözlemleyelim.





 
Hem erkekte hem de kadında, üreme sistemi ve asıl üreme organları, insan vücudunun bel kısmında bulunmaktadır. Göğüsteki kaburga kemikleri arasında bulunan ve en önemlisi karaciğer olan bazı organların üretiminde önemli rol oynadığı bazı molekül ve maddelerin, bel bölgesinde bulunan üreme sistemi organlarınca üreme amacına yönelik olarak kullanılmaktadır. Bu durum Tarık suresindeki anlatımların bilimsel gerçeklere uygunluğunu açıkça ortaya koymaktadır.

Söz konusu ayetlerde omurga kemikleri göğüs kemiklerinin “arasından” bahsedilmesi aşağıdaki bilimsel bulgularda sözü edilen “kemik iliğini” çağrıştırabilmektedir. Bu da, gelecekte mümkün olabilecek farklı bir üreme yolunun çok önceden Kuran-ı Kerim’ de, ikincil bir anlam içerecek şekilde bildirildiğini ortaya koymaktadır.


“Kemik İliğinden Sperm Üretildi”

Almanya'nın 3 farklı üniversitesinden bir araya gelen araştırmacılardan oluşan bir ekip, insan kemik iliğinden elde ettikleri kök hücrelerden, erginleşmemiş sperm hücreleri üretmeyi başardılar. Elde edilen bu sperm öncülleri başarıyla olgunlaştırılabilirse, erkeklere yönelik kısırlık tedavilerinde de kullanılabilecek.
http://www.tubitak.gov.tr/home.do?sid=342&cid=3372

Kemik iliği kısırlığa da çare oldu. ABD ve Almanya’da yapılan araştırmalar, kemik iliğinden elde edilen kök hücrelerle yumurta ve sperm üretilebileceğini ortaya koydu. Cornell Üniversitesi’nden Prof. Dr. Kutluk Oktay’a göre bu araştırmalar hem kısır çiftler için hem de menopoz dönemindeki kadınlar için önemli bir gelişme anlamına geliyor.   
http://arsiv.ntvmsnbc.com/news/372732.asp

Maalesef Tarık suresinin 8. ayetine de yanlış meal ve tefsir yapılmaktadır. Rec’i kelimesine yapışık olan zamir, alınan gıdaların Karaciğer böbrek vs. (omurga ve göğüs kemikleri arasındaki bölgede) Allah’ın takdir ettiği bir ölçü ile yani alınan gıdaların sentezlenerek enzim oluşturabilen kimyasal “optimum” ölçünün bu omurga ve göğüs kafesi arasındaki karaciğer, böbrek gibi organlardan üretilerek dönüşüm sağlayan sıvıya işaret eder.

Böylece bu kimyasal enzimleri meniye dönüştürme (REC’İHİ) işini bir çeşit biyo-kimya fabrikası olan insan vücudunda ancak ve ancak Allah gerçekleştirir.

(86:8) “İnnehu ala rec’ihi le Qaadir.”                      
(86:8) Şüphesiz O, onu (alınan gıdaları bel ve kaburga kemikleri arasındaki organlarda kimyevi enzimlerle sentezleyerek atılan bir sıvıya) dönüştürmekte ölçü koyucudur /kadirdir.




23
Derinin Yumuşaması / Derinin Yumuşaması
« : Eylül 24, 2010, 10:32:03 ÖÖ »

DERİNİN YUMUŞAMASI

Allah sözün en güzelini, birbirine benzeşen ikizli bir kitap olarak indirdi. Ondan Rablerine saygısı olanların derileri (tüyleri) ürperir. Sonra derileri de kalpleri de Allah'ın zikrine karşı yumuşar; işte bu, Allah'ın rehberidir. Allah onunla dilediğini doğru yola çıkarır. Her kimi de Allah şaşırtırsa, artık ona hidayet edecek yoktur.
39 (Zumer)/23

Yukarıdaki ayette ilk bakışta fazla dikkat çekmeyen, incelendiği zaman çok büyük mucizeler ortaya koyan hususlar vardır. Ancak bu ayette dikkatleri çekmek istediğimiz konu; Kuran’daki tekrarlanan ikiliden derilerin (tüylerin) ürpermesi ve sonra da derilerin yumuşamasından bahsedilmesidir. Ayette sadece kalplerin yumuşamasından bahsedilse bunun mecazi bir anlatım olduğu, Allah inancına karşı bir saygı ve sevgi oluşması gibi bir anlam taşıyacağı düşünülürdü. Ancak sadece kalbin yumuşamasından değil de bunun derinin de yumuşamasını kapsayacak şekilde ifade edilmesi ilginçtir. Şimdi derinin (tüylerin) ürpermesi ile derinin yumuşaması arasında bir bağlantı olup olmadığını inceleyelim.

Vücudumuzda derinin ürpermesini ve “tüylerin diken diken olması” şeklinde tanımladığımız kılların dikleşmesi olayını sağlayan “Arrektör Pili Kası” denilen bir kas vardır. Bu kasın kasılmasıyla deri ürperir ve tüyler ve kıllar dikleşir. Bu yüzden bu kasa diğer adıyla “ürperme kası” da denmektedir. Bu kasın kasılmasının bir başka sonucu daha vardır. Arrektör pili kası kasıldığı zaman “sebase bezi” adı verilen bezler sıkışır ve “sebum” adı verilen yağı kıl köklerine ve oradan da deri yüzeyine boşaltır. Böylece bu olay derinin normal zamankinden daha yumuşak olmasını sağlar.

Şimdi biraz düşünelim; derimizde kendiliğinden işleyen bu mekanizmalardan ve adını bile pek çoğumuzun ilk defa duyduğu organ ve biyolojik yapılardan Kuran’ın indirildiği dönemde insanlığın haberdar olması mümkün müdür? Ya da en azından kendimizde derimizin ürpermesinden sonra yağlandığı ve yumuşadığı yönünde bir izlenimimiz olmuş mudur ve bu yönde bir bilgi ve duyumumuz var mıdır?

1. a. Arrektör Pili Kası:
Düz kas yığınını dermis ve dermisin papiller katındaki kıl foliküllerine bağlar. Kasılması ile kıllar dikleşir.
http://www.istanbulsaglik.gov.tr/w/tez/pdf/genel_cerrahi/dr_arif_karakaya.pdf

Saç köküne bağlı olan “arrektor pili” (ürperme kası) kası gerildiğinde saç teli dikleşir.
http://makinecim.com/bilgi_5365_SAC-VE-CILT-ANALIZI

Kıl folikülünün yanında, buna bağlı olan ve ürperme kasları denen bir düz kas demeti bulunur. Bu kasların kasılmasıyla, derideki tüylerin “diken diken” olduğu görülür.
http://www.kadinlarsitesi.com/deri/

Arrektor pili kaslarının kontraksiyonları aynı zamanda dermise bağlı kasların bulunduğu yerdeki deride çöküntüye sebep olur. Bu, tüylerin diken diken olmasına yol açar.
http://canlibilimi.com/derinin-biyolojik-ozellikleri-nedir.asp

SEBASE BEZLERİ:

Sebase bezleri, kıl folikülüyle arrektör pili arasına yerleşen çok katlı kübik epitel hücrelerinden kurulmuş keseciklerdir. Keseciklerin duvarını oluşturan çok katlı kübik epitelin kese içine en yakın bulunan hücreleri özel bir biçimde yağdan zenginleşirler ve hücre olmaktan çıkıp küçük yağ fıçıcıkları haline gelirler.
Arrektör pili kası kasıldığı zaman sebase bezi sıkışır ve içindeki yağı kıl folikülüne, oradan da deri yüzeyine boşaltır.

Sebase bezleri tarafından salgılanan yağa “Sebum” denir. Sebum deriyi ve saçları nemlendirir, bazı bakterileri öldürür ve deriyi bir ölçüde mekanik etkilere karşı dirençli kılar.
http://www.saglik.im/sebase-bezleri/

Derinin sebase bezlerinin daha fazla sebum salgılaması neticesinde derinin yumuşaması sağlanır.
http://www.dornmethod-turkey.com/pages.asp?page=81

… Sebase bezlerinin daha fazla sebum salgılaması sonucu deri yumuşar.
http://www.aeczane.com/index.php?option=com_content&view=article&id=343&Itemid=85&showall=1



24
Ayetlerde Zigota Dair İşaretler / Ayetlerde Zigota Dair İşaretler
« : Eylül 24, 2010, 10:24:54 ÖÖ »

AYETLERDE ZİGOTA DAİR İŞARETLER

Kıyamet gününün bilgisi, O'na havale edilir. O'nun bilgisi dışında hiçbir ‘‘meyve (çekirdeği)’’ kabuğunu yarıp çıkamaz, hiçbir dişi gebe kalmaz ve doğurmaz. Allah onlara: Ortaklarım nerede! diye seslendiği gün: Buna dair bizden hiçbir şahit olmadığını sana arz ederiz, derler.
41 (Fussilet)/47

Ayette geçen ‘’ekmam’’ kelimesinin anlamı üzerinde duralım;

Ekmam, kâfın kesriyle "kimm"in çoğuludur ki, meyvenin çiçeğinin üzerindeki kabcık, tomurcuk demektir.
http://www.kuranikerim.com/telmalili/rahman.htm

Kimam kelimesi de ekmam gibi aynı kökten yani ‘’kimm’’ kökünden türeyen bir kelimedir. Anlamı da ilginç bir şekilde zigot kelimesinin kökeni olan Eski Yunanca kelimelerin anlamıyla benzerlik göstermektedir. Aşağıdaki alıntılarda verilen bilgiler bu konuyu açıkça ortaya koymaktadır.

Kimam :(Kimm. C.) 1.Tomurcuklar.  2.Hayvan ağızlığı. Boyunduruk.
Ekmam (Kimm. C.) Tomurcuklar. Ağaç çiçeklerinin kapçıkları
http://www.osmanlicaturkce.com/?k=kimam&t=@

zigot [TDK 1945]   ~ Fr zygote döllenmiş tohum ~ EYun -zygótos: koşumlanmış (at, öküz) < EYun zýgon koşum, boyunduruk …
(Türkçe Etimolojik Sözlük)
http://www.nisanyansozluk.com/search.asp?w=Z%DDGOT&x=24&y=11

Yukarıdaki bilgilerden de anlaşılacağı üzere, modern biyoloji bilimindeki ‘‘zigot’’ kavramı Eski Yunancaya dayanmaktadır ve zigot kelimesinin kökenini oluşturan zygotos ve zygon kelimeleri, tıpkı Arapçadaki “ekmam”  kelimesiyle aynı kökten, yani “kimm’’ kökünden türeyen ‘’kimam’’ kelimesi gibi hayvan ağızlığı ya da koşumu veya boyunduruk anlamına gelmektedir. Kimam kelimesi hem döllenmiş tohumu karşılayan tomurcuk anlamına (yani zigot anlamına) gelmekte hem de az önce bahsedilen hayvan ağızlığı, koşumu ve boyunduruk anlamlarını içermektedir.

Sonuç olarak, Eski Yunanlılar da Kuran’ın indirildiği dönemde yaşayan Araplar da ‘’zigot’’ kelimesinin gelecekte biyoloji biliminde kullanılan bir kavram olacağını ve döllenmiş tohum gibi bir anlamda kullanılacağını bilecek durumda değillerdir. Arapların da kimam kelimesini hem tomurcuk yani döllenmiş tohumlar (zigot) anlamında kullanalım, hem de Eski Yunanlıların yaptığı gibi bu kelimeyi koşum ve boyunduruk anlamlarında da kullanalım diye bir ortak karar vermiş olamayacakları açıktır.
Ayrıca yukarıda açıklamaya çalışılan özellikler, neden Kuran-ı Kerim’de ‘’Kuran’ın Arapça olarak indirildiğine’’ vurgu yapıldığını da açıklamaktadır. Çünkü diğer dillerdeki meallerinde yukarıda bahsettiğim mucizevî durumu belirlemek mümkün değildir.




25
DNA - BİLİMSEL ARAŞTIRMALAR
VE  KURAN AYETLERİ ARASINDAKİ UYUM

DNA’daki Lisan

DNA’ları kesip çıkarmadan ve tek tek genleri değiştirmeden, DNA’nın sözlerle ve frekanslarla etkilenebileceği ve tekrar programlanabileceği yeni bir tür tıp için kanıt vardır. DNA’mızın sadece % 10’u proteinlerin inşası için kullanılmaktadır. Batılı araştırmacıların ilgilendiği ve incelenip kategorize edilen DNA’nın bu % 10’luk bölümüdür. Diğer % 90’ı süprüntü - kalitesiz DNA- olarak düşünülür. Ancak Rus araştırmacılar, doğanın aptal olmadığına inanıyorlar, süprüntü DNA’nın bu % 90’lık bölümünü keşfetmek için dilbilimcilerin ve genetikçilerin yolculuğuna katılıyorlar.

Bu araştırmacıların sonuçları, buluşları ve yorumları devrimcidir! Onlara göre, DNA’mız sadece bedenimizin inşası için sorumlu değildir, aynı zamanda veri deposu olarak ve iletişimde hizmet görür. Rus dilbilimciler özellikle görünür olarak yararsız olan % 902da, genetik kodun tüm insan lisanlarında olduğu gibi aynı kuralları izlediğini keşfettiler. Bu noktaya kadar, onlar syntax (sözdizimi) kurallarını (cümle ve sözcük öbeği oluşturmak için sözcüklerin birleştirildiği yol), anlambilim (semantikler) (lisan şekillerindeki anlam çalışması) ve gramerin temel kurallarını karşılaştırdılar. DNA’mızın alkalinlerinin (alkali olan, baz; asit karşıtı) düzenli bir gramer izlediğini ve bizim lisanlarımız gibi kurallar kurulmuş olduğunu keşfettiler.
İnsan lisanları tesadüfî olarak ortaya çıkmamış, onlar bizim doğal DNA’larımızın bir yansıması. Rus biyofizikçi ve moleküler biyolog Pjotr Garjajev ve arkadaşları ayrıca DNA’nın titreşimsel davranışını keşfettiler. …Alt başlık şöyle: Yaşayan kromozomlar, içinden büyüyen DNA lazer radyasyonunu kullanan solitonic - holografik bilgisayarlar gibi fonksiyon görüyorlar.  Bu şu anlama geliyor, örneğin, kromozomlar bir lazer ışını üzerine belli frekans modelleri modüle etmeyi yönetiyorlar ve bununla DNA frekansını etkiliyorlar ve böylece genetik bilginin kendisini etkiliyorlar. DNA - alkalin çiftlerinin temel yapısı ve lisana benzer yapıda olduğundan DNA’nın şifresinin çözülmesi gerekli değildir. Kişi basitçe insan lisanının sözcüklerini ve cümlelerini kullanır! Bu deneysel olarak kanıtlanmıştır! Yaşayan DNA maddesi yaşayan dokuda, vitroda değil, (Vitro= bir önsöz, camsı yapıda olan bir minerali gösterir) eğer uygun frekanslar kullanılmış ise, lisanla - modüle edilmiş lazer ışınlarına ve hatta radyo dalgalarına daima reaksiyon gösterir. Bu, onaylamaların, otojen eğitimin, hipnozun ve bunun gibi tekniklerin neden insanlarda ve onların bedenlerinde böyle güçlü etkiler yapabildiğini bilimsel olarak açıklar. DNA’mızın lisana reaksiyon göstermesi tamamen normal ve doğaldır.

Batılı araştırmacılar DNA ipliklerinden tek tek genleri kesip onları başka yerlere yerleştirirken, Ruslar uygun modüle edilmiş radyo ve ışık frekansları vasıtasıyla hücresel metabolizmayı etkileyebilecek ve böylece genetik hataları tamir edebilecek cihazlar üzerinde büyük bir hevesle çalışıyorlar. Garjajev’ in araştırma grubu örneğin x - ışınları tarafından hasar görmüş kromozomların bu yöntemle tamir edilebileceğini kanıtlamayı başardı. Onlar özel bir DNA’daki bilgi modellerini zapt ettiler ve onu başka şeye geçirdiler (ilettiler), böylece hücreleri başka bir genom’a tekrar programladılar. Onlar başarılı şekilde dönüştüler, örneğin kurbağa embriyoları, DNA bilgi modellerini basitçe ileterek (geçirerek) semender (kertenkele) embriyolarına dönüştü! Bu yolla, tüm bilgi DNA’dan genler kesilip tekrar eklendiğinde karşılaşılabilecek yan etkiler ve uyumsuzluklar olmadan iletilebilir. Bu, inanılmaz, dünya - değiştiren bir devrim ve sansasyondur. Bunun hepsi, kesip çıkarma işlemi yerine lisan ve titreşimle uygulanır! Bu deney dalga genetiğinin yoğun gücünü gösterir, bunun organizmaların oluşumunda alkalin zincirlerinin biyokimyasal proseslerinden daha büyük etkisi vardır. Ezoterik ve spiritüel öğretmenler bedenimizin lisan, sözcükler ve düşünce ile programlanabileceğini yüzyıllardır bilmekteler. Bu şimdi bilimsel olarak kanıtlanmış ve açıklanmıştır
http://www.genbilim.com/index.php?option=com_content&task=view&id=5418

‘’DNA’nın sözlerle ve frekanslarla etkilenebileceği ve tekrar programlanabileceği yeni bir tür tıp için kanıt vardır.’’

‘’DNA - alkalin çiftlerinin temel yapısı ve lisana benzer yapıda olduğundan DNA’nın şifresinin çözülmesi gerekli değildir. Kişi basitçe insan lisanının sözcüklerini ve cümlelerini kullanır! Bu deneysel olarak kanıtlanmıştır !’’

‘’DNA’mızın lisana reaksiyon göstermesi tamamen normal ve doğaldır.’’

… ‘’örneğin kurbağa embriyoları, DNA bilgi modellerini basitçe ileterek (geçirerek) semender (kertenkele) embriyolarına dönüştü!... Bunun hepsi, kesip çıkarma işlemi yerine lisan ve titreşimle uygulanır !’’

Şimdi daha fazla yoruma girmeden şu ayetlere dikkat edelim;

Kibirlenip de kendilerine yasak edilen şeylerden vazgeçmeyince onlara: Aşağılık maymunlar olun! dedik.
7 (A’raf)/ 166

İçinizden cumartesi günü azgınlık edip de, bu yüzden kendilerine: Aşağılık maymunlar olun! dediklerimizi elbette bilmektesiniz.
2 (Bakara)/ 65

Dikkat ederseniz, Allah’ın emrettiği yasaklara uymadıkları için maymuna çevrilen bir topluluktan bahsediliyor. Ancak bu olayın anlatımında iki ayette de özellikle ‘’onları maymuna dönüştürdük’’ gibi bir söz yerine onlara ‘’aşağılık maymunlar olun’’ şeklinde bir hitap kullanılmıştır. Yani onlara belirli bir lisan kullanılarak hitap ediliyor ve bir telkin yöneltiliyor ve onlar bu hitabın sonucunda maymunlara dönüşüyorlar.

Şimdi, değişik tekniklerle lazer ya da radyo dalgaları gibi frekanslar yoluyla insanların kullandığı lisanların bir şekilde DNA’ya yöneltildiği ve bunun sonucunda kurbağa embriyolarının semender embriyolarına dönüştürüldüğü göz önüne alındığında, yukarıdaki ayetlere bakışımız ve anlayışımız mutlaka değişecektir.
Şu ayetler de konuyla ilgili olmalıdır.

Rabbin bal arısına: Dağlardan, ağaçlardan ve insanların yaptıkları çardaklardan kendine evler (kovanlar) edin.
16 (Nahl)/ 68

Sonra meyvelerin her birinden ye ve Rabbinin sana kolaylaştırdığı yaylım yollarına gir, diye ilham etti. Onların karınlarından renkleri çeşitli bir şerbet (bal) çıkar ki, onda insanlar için şifa vardır. Elbette bunda düşünen bir kavim için büyük bir ibret vardır.
16 (Nahl)/ 69

Dikkat edilirse, arıların yukarıdaki ayetlerde bahsedilen özelliklerde yaratılması doğrudan, ’’Allah onları şunu yapacak şekilde yarattı’’ şeklinde değil de onlara şunları yapması telkin edildiği, diğer bir deyişle kendine özgü bir lisan yoluyla ilham edildiği’’ şeklinde açıklanmaktadır. Çünkü arılar bunları sonradan öğrenme yoluyla değil, DNA’larında yazılı genetik bilgiler sayesinde yapabilmektedirler. Özellikle de yön bulma ve yiyeceklerin yerini belirtme için yaptıklar özel dans bu konuya çok iyi bir örnek oluşturmaktadır. Ayrıca bu dans Nahl 69’daki ‘’Rabbinin sana kolaylaştırdığı yaylım yollarına gir’’ sözüne de bir açıklamadır.
Yukarıdaki açıklamaların yanında dikkat çekici olan bir konuyu da değinelim. Hz. İsa’nın doğumu hakkında aşağıdaki ayetlerde O’nun Yüce Allah’ın bir ‘’kelimesi’’ olduğu beyan edilmektedir.
 
3 (Al-i İmran)/ 39 Zekeriya mabette durmuş namaz kılarken melekler ona şöyle nida ettiler: Allah sana, kendisi tarafından gelen bir Kelime'yi tasdik edici, efendi, iffetli ve salihlerden bir peygamber olarak Yahya'yı müjdeler

3 (Al-i İmran)/ 45  Melekler demişlerdi ki: Ey Meryem! Allah sana kendisinden bir Kelime'yi müjdeliyor. Adı Meryem oğlu İsa'dır…   
                                             
4 (Nisa)/  171  …Meryem oğlu İsa Mesih, ancak Allah'ın resulüdür, (o) Allah'ın, Meryem'e ulaştırdığı "kun: Ol" kelimesi(nin eseri)dir, O'ndan bir ruhtur…
 
Özellikle Nisa suresi 171. ayette Hz. İsa’nın, Hz. Meryem’e ulaştırılan ‘ol’ kelimesinin sonucunda yaratıldığının belirtilmesi ilginçtir. Belki de bu ‘’kelime’’, Hz. Meryem’in DNA’sında, yukarıda geçen bilimsel kaynaklarda söz edilene benzer bir şekilde önemli bir değişim meydana getirmiştir. Doğal olarak vücudunun ürettiği yumurta hücresi değişime uğrayarak, doğrudan döllenmiş yumurtaya dönüşmüş ve bunun sonucunda Hz. İsa’nın doğumu mümkün olabilmiştir. Yüce Allah, mutlaka dilediği şekilde Hz. İsa’nın doğumunu sağlayabilir. Ancak bu durum, onun yaratılışına ve doğumuna bilimsel bir açıklama olabilir. Ama tabii ki, en doğrusunu Yüce Allah bilir. Hz. Âdem’in yaratılışıyla ilgili ayette dikkati çeken bazı durumlara değinmek gerekir. Öncelikle yukarıda geçen kaynaktaki şu açıklamaya dikkat edelim;

‘’İnsan lisanları tesadüfî olarak ortaya çıkmamış, onlar bizim doğal DNA’larımızın bir yansıması .’’ Bu bilgiyle, aşağıdaki Kuran ayetleri arasındaki bağıntıyı inceleyelim.

2 (Bakara)/ 31  Allah Âdem'e bütün isimleri, öğretti. Sonra onları önce meleklere arz edip: Eğer siz sözünüzde sadık iseniz, şunların isimlerini bana bildirin, dedi.
 
2 (Bakara)/ 33  Ey Âdem! İsimleri meleklere bildir, dedi. Âdem onların isimlerini onlara anlatınca: Ben size, muhakkak semavat ve arzda görülmeyenleri bilirim. Bundan da öte, gizli ve açık yapmakta olduklarınızı da bilirim, dememiş miydim? dedi.

İsimleri bilmek aslında bir lisan bilmeyi gerektirir. Allah, Hz. Âdem’i yarattığında, onun meleklere göre daha üstün olan özelliği olarak, eşyanın yani yaratılan maddelerin isimlerini bilmesini ve bunları dile getirebilmesini gösteriyor. Bu özelliğin ilk yaratılışında ona verilmiş olması Hz. Âdem’in DNA’sında bunun işlenmiş olduğu fikrini akla getiriyor. Şimdi, yukarıda geçen bilgiyi tekrar hatırlayalım;

‘’İnsan lisanları tesadüfî olarak ortaya çıkmamış, onlar bizim doğal DNA'larımızın bir yansıması.’’
Kuran’da DNA:
 Deoksiribonükleik asit (DNA), tüm organizmalar ve bazı virüslerin canlılık işlevleri ve biyolojik gelişmeleri için gerekli olan genetik talimatları taşıyan bir nükleik asittir.
http://tr.wikipedia.org/wiki/DNA

50 (Kaf)/ 3, 4
Biz öldüğümüz ve toprak olduğumuz zaman mı (dirileceğiz)?
Bu, akla uzak bir dönüştür.
Biz, toprağın onlardan neleri eksilttiğini kesinlikle bilmekteyiz. Yanımızda o bilgileri koruyan bir kitap vardır.


Kuran ayetlerini oluşturan kelimeler hem kesin yargıyı ifade ederler hem de bilimsel literatüre geçmiş olan sembol kelimelerin aynısı ile geçmektedirler. Yukarıdaki ayetlerde her şeyin kayıtlı olduğu bir yazı sistemini kesin yargı olarak ifade ettiği gibi, aynı ayette geçen bir kelime ise kayıtlı olan duruma eşit bir ifade biçimiyle bilimsel literatüre geçmiş kelime olarak da içinde barındırmaktadır. Ayet, ilk okuyuşta Evren’deki her şeyin kayıtlı olduğunu bildirmesinin yanı sıra,  canlıların özelliklerini içeren ve saklayan DNA’dan bahsettiğini de görebiliriz.

Kaf 4. ayetinde: Kad alimnâ mâ tenkusul ardu minhum, we“İNDENA” KİTÂBUN HAFÎZUN.”

olarak geçmektedir. Dikkat edilirse, yazılışında geçen  ‘in-dena’ kelimesinde DNA harflerini içermektedir. İndena kelimesi yanımızda ya da katımızda anlamına gelmekte ve indena kelimesi yerine DNA kavramını koyduğumuzda ‘’DNA’daki saklı koruyan kitapta’’ anlamlarına ulaşılabilir.
 
50 (Kaf)/ 9  Gökten bereketli bir su indirdik, onunla bahçeler ve biçilecek daneler bitirdik.

Yine Kaf 9. ayet: “Ve nezzelnâ mines semâi mâen mubâreken fe enbetnâ bihî cennâtin ve HABBEL HASÎD.”  olarak okunmaktadır.
 
DNA bir nükleik asittir yani diğer bir deyişle ‘’çekirdek asiti’’ dir.
En çok çekirdekte bulundukları için nükleik asitler (çekirdek asitleri) diye isimlendirilmiştir.
http://www.frmtr.com/biyoloji/1423440-9-sinif-ders-notlari-konu-nukleik-asit.html

Kaf 9. ayette geçen ‘habbel hasidi’ kelimeleri çekirdek asidi kavramını çağrıştırmaktadır. Asit kelimesi bilim dilinde ve tüm dillerde hemen hemen aynı şekilde telaffuz edilir. Aynı durum Arapça için de geçerlidir. Ayetteki “habbel hasidi” olarak geçen “hasid” kısmı asit kelimesini çağrıştırmaktadır. Hasidi, aslen hasat edilen, biçilen anlamındadır.

Habbe kelimesi ise “tane”, “çekirdek” anlamlarına gelmektedir.
Bu özellik “habbel hasidi” kelimelerinde  ‘’çekirdek asiti’’ kavramına işaret edildiği gerçeğini açıkça ortaya koymaktadır. Kaf suresinin 10. Ayetinin okunuşu ise…

Ve’nnahle bâsikâtin lehâ tal’un nadîd.

Ve’nnahle : ve hurma ağaçları                           
Bâsikâtin  : yüksek, uzun                           
Lehâ        : onun (var)                           
tal’un       : tomurcuk                       
nadîdun    : üst üste yığılmış, dizilmiş, kümelenmiş

“Ve üst üste kümelenmiş tomurcukları olan uzun hurma ağaçları”

Hurma, içerdiği bol fosfor ve kalsiyum ile kemik zayıflığına karşı bünyeyi korur ve bu hastalıkların azaltılmasına yardım eder. Hurma içerdiği %60-65 oran ile en çok şeker içeren meyvelerden biridir.
http://www.hasadorganik.com/pinfo.asp?pid=393


DNA molekülü, heliks (=sarmal) şeklinde kıvrılmış, iki kollu merdiven şeklindedir. Kollarını, yani merdivenin kenarlarını, şeker (deoksiriboz) ve fosfat molekülleri meydana getirir. Deoksiriboz ile fosfat grupları ester bağlarıyla birbirlerine bağlanmıştır.   
 http://www.genetikbilimi.com/genbilim/dnanedir.html

Kaf 10. ayette hurma ağacı ve üst üste dizilmiş tomurcuklar ile modern bilimdeki DNA zinciri modeli arsında bir bağ kurulabilir. Çünkü uzun hurma ağaçları uzun DNA zincirlerini temsil ediyor olabilir. Bahsedilen DNA zincirleri şeker ve fosfattan oluşur ve hurma bu iki maddeyi bu kadar bol miktarda içeren belki de tek bitkidir.

         

Kurumuş hurma dalı sarmal şeklini alır. Bu şeklinden dolayı bazı kaynaklarda, Ay’ın Dünya ve Güneş çevresindeki hareketlerinden dolayı  “Ay'a da bir takım evrelerle ölçü biçtik. Nitekim o eski ve eğri hurma dalı gibi döner.”(Yasin:39) ayetinden yola çıkılarak ve Ay’ın hareketlerinin sarmal bir yol oluşturması özelliğiyle birlikte bir başka Kuran mucizesine işaret edilmektedir. DNA zinciri de sarmal şeklindedir ve hurma dalının bu sarmal şekli bir başka yönden yani DNA’nın sarmal şeklini çağrıştırması ve yukarıda bahsedilen diğer özellikleriyle birbirini destekler ve tamamlar bir şekilde, Kuran’ın bir başka mucizesine işaret eder. Aşağıdaki DNA molekülü resmiyle yukarıda soldaki üst üste yığın halinde bulunan hurma resmi karşılaştırıldığında da üst üste yığın oluşturmaları bakımından aradaki benzerlikler dikkat çekmektedir.
 

Kullar için rızık olsun diye. Ve onunla ölü beldeye hayat verdik. (topraktan) Çıkış (diriliş), işte bunun gibidir.
50 (Kaf)/11

Yeniden dirilişin de DNA da saklı genetik bilgilerin kullanılması şeklinde gerçekleşebileceğine bir işaret olarak düşünülebilir. Tabii ki bu bilgilerin mutlaka insan ya da canlının bir parçasının kullanılması şeklinde olacak anlamına gelmez. Zaten DNA’daki bu bilgiler Yüce Allah’ın katındaki saklı bir kitapta yazılıdır.
Kaf 11. ayet, yeniden dirilişin de DNA’da saklı genetik bilgilerin kullanılması şeklinde gerçekleşebileceğine bir işaret olarak düşünülebilir. Ama tabii ki bu bilgilerin mutlaka insan ya da canlının bir parçasının kullanılması şeklinde olacak anlamına gelmez. Zaten DNA’daki bu bilgiler Yüce Allah’ın katındaki saklı bir kitapta yazılıdır.

50 (Kaf)/17  İz yetelakkâl mutelakkîyâni anil yemîni ve aniş şimâli kaîdun.
           
iz                    : o zaman                                 
yetelakkâ         : ikisi telâkki eder, kaydeder, tespit eder                               
el mutelakkîyâni : iki telâkki edici, iki yazıcı, iki tespit edici                         
an il yemîni       : sağından                                                                                               
ve an iş şimâli   : ve solundan                                
kaîdun             : oturan

O zaman, sağda ve solda oturan iki telâkki edici (tespit edici melek), (amelleri) tespit ederler.

Aslında ayette “meleklerden” ve “amellerden” söz edilmez. Sadece, sağda ve solda bulunan iki tespit edici –kaydedicinin kaydettiğinden bahsedilir. Yukarıdaki Kaf Suresi 17. ayette de DNA zincirinin iki yanındaki şeker ve fosfat moleküllerinin genetik bilgileri kaydetme konusundaki rolleri kastedilmiş olabilir. Bunun yanında ayette geçen “yemin” kelimesi “sağ el”, “şimal” kelimesi de “sol el” anlamlarını da içermektedir. İlginç bir şekilde DNA için de sağ ve sol el kavramları ayırıcı bir özelliktir.
DNA'nın A ve B halleri de sağ-elli sarmallardır. DNA'nın Z hali sol-ellidir.
http://tr.wikipedia.org/wiki/Sarmal

“Andolsun, insanı biz yarattık ve nefsinin kendisine fısıldadıklarını biliriz ve biz ona şah damarından daha yakınız.”
50 (Kaf)/16

 
Yukarıdaki ayette “şah damarı” olarak açıklanan “habl-il werid” kelimesinde geçen “habl” kelimesinin anlamları da dikkat çekici bir şekilde DNA’nın başka özelliklerini yansıtmaktadır. “HABL: Malum olduğu üzere ip ve bağ demektir. Damar manasına da gelir.”   
http://www.kuranikerim.com/telmalili/kaf.htm

Habl :İp. Urgan. Halat.    Tıb: Vücutta ip gibi olan âzalar   
http://www.osmanlicaturkce.com/?k=habl&t=@

Bugün modern biyolojide DNA’nın iplik şeklindeki yapısı bilinen bir özelliktir ve DNA zincirlerine DNA iplikleri denilmektedir. Aynı zamanda iplik anlamının yanında bağ anlamına da gelmesi DNA’nın bağlardan oluştuğu bilgisiyle örtüşmektedir. Bütün bu yorumları DNA ile ilgili doğrudan ilgili olabilecek Kaf suresinin 4. ayetinden yola çıkarak yapabiliyoruz. Zira DNA ile ilgili modern bilimin ulaştığı bilgilerle Kuran ayetlerindeki işaretler arasında bu denli bir uyum olabilmesi ve bunların aynı surede geçiyor olması,  kolay kolay rastlantıyla veya sadece yorumla açıklanabilecek bir durum değildir. Kaf suresi dışında insanın yaratılışını ve aşamalarını anlatarak başlayan İnsan Suresinde de DNA ile ilişkilendirilebilecek önemli işaretler vardır.

76 (İnsan)/4  İnnâ a’tednâ lil kâfirîne selâsile ve ağlâlen ve seîrâ   

innâ      : muhakkak ki biz                                                                             
 a'teDNA   : hazırladık                                                                                         
 lil kâfirîne : inkar ediciler için                                    
selâsile     : zincirler                                            
ve ağlâlen : ve  halkalar                                                                                      
ve saîran  : ve çılgınca yanan ateş,
                   
Ayetin ikinci kelimesi olan ‘’atedna’’, DNA harfleriyle bitmektedir. Hemen ardından da DNA zincirine çağrışım yapacak şekilde zincirlerden söz edilmesi de ilgi çekici bir durumdur.

Ayrıca ayette “halka”lardan da bahsedilmektedir. Peki, DNA’nın  “halka” şekliyle bir ilişkisi olabilir mi?
Bilimsel kaynaklardan alınan aşağıdaki alıntılar bu durum hakkında bir fikir verebilmektedir. Her ne kadar bilimsel bir dille yazılmış ve bu konu hakkında uzman olmayanlarca anlaşılması zor görünse de DNA’nın halka şekliyle ilgisi belirgin bir şekilde anlaşılmaktadır.

 
DNA halkalaşması

DNA halkalaşması molekülün hem eksensel (bükülme) sertliği hem de torsiyonal (dönel) sertliği ile ilişkilidir. Bir DNA molekülünün başarılı bir şekilde halkalaşabilmesi için tam halka olabilecek kadar uzun olması gerekir; buna ilaveten, kovalent bağların oluşabilmesi için uçtaki bazların doğru açıya sahip olması gerekir, bunun için de molekülde doğru sayıda baz bulunması gerekir. DNA halkalaşması için optimal uzunluk 400 baz çiftidir (136 nm uzunluk), DNA sarmalındaki dönmelerin sayısı tam sayı olmak zorundadır.
                 …
DNA topolojisi

Hücredeki çoğu DNA topolojik olarak kısıtlanmıştır. DNA ya kapalı halka şeklindedir (prokaryotlardaki plazmitler gibi) ya da çok uzun moleküllerdir ki, bunlar, düşük difüzyon katsayısı yüzünden bunlar fiilen topolojik olarak kapalı bölgeler meydana getirir. DNA'nın lineer kısımları da çoğu zaman membranlara bağlı proteinler tarafından bağlıdır ve bunun sonucu topolojik anlamda kapalı halkalar oluşur.” Bunların yanında ayette geçen “kâfirine” kelimesine dikkat çekmek gerekir. Kâfir kelimesi ile aynı kökten (k-f-r kökünden) türeyen “kefr” kelimesi “örtme, sarma” anlamlarına gelmektedir.

(Kâfir kelimesi de zaten “Hakkın varlığını gizleyen, örten anlamındadır.) Kefr (C. Küfür) Örtme, sarma
http://www.osmanlicaturkce.com/?k=Kefr&t=@

Özellikle “sarma “anlamı ele alındığında yine DNA’yı çağrıştıran bir özellik dikkat çekmektedir. Çünkü DNA zincirleri “sarmal” şeklindedir.

“DNA, birbiri üzerine kıvrılmış iki adet sarmal yapıdan oluşur.”
http://www.tubitak.gov.tr/tubitak_content_files/KGB/Bilim_Yonetimi/SciAdminSlides_SA4_Turkce.ppt
 


Son olarak da yine aynı ayetin sonunda bulunan “sairan” kelimesinin anlamı olan “çılgınca yanan ateş, alevli ateş” üzerine durmak gerekir. DNA ile çılgınca yanan ateş arasında mantıklı ve bilimsel bir bağ kurmak pek mümkün görünmeyebilir. Ancak DNA ile ilgili şu bilgiler incelendiğinde bunun mümkün olduğu görülecektir. Aşağıdaki alıntıda vücutta protein üretimiyle ilgili aşamalar ve DNA’nın rolünden bahsedilmektedir.

“DNA molekülünün merdiven gibi birbirine dolanmış kollarının kopyalama işlemi için ayrılmaları gerekir. Bu ayrılma işleminde yine RNA polimeraz enzimi iş başındadır. RNA polimeraz, kodlanacak genin başlangıcından 35 harf öncesine bağlanarak, sarılmış merdiven gibi olan DNA'nın basamaklarını bir fermuarı açar gibi açar. Bu açılma çok hızlı yapılır. Öyle ki, bu hızdan dolayı DNA'nın ısınıp yanma tehlikesi oluşur.”
http://www.populerbilgi.com/genel/40_konuda_hucre_29.php

76 (İnsan)/28  “Nahnu halaknâhum ve şedednâ esrehum, ve izâ şi’nâ beddelnâ emsâlehum tebdîlâ”     
nahnu         : biz                                
halaknâhum  : onları yarattık ;                                          
ve şedeDNA : ve  kuvvetlendirdik                                        
esrehum      : bağlarını                                             
ve izâ         : ve o zaman
şi'nâ           : biz dilersek                                 
beddelnâ     : değiştiririz                                                                 
emsâlehum  : benzerlerini                                                    
tebdîlen      : onların yerine
 
“Onları Biz yarattık. Ve bağlarını biz kuvvetlendirdik. Ve dilediğimiz zaman onları emsalleri ile değiştiririz.”  76 (İnsan)/28

Yukarıdaki ayette de ‘’şededna’’ kelimesi DNA harfleriyle bitmektedir. Hemen ardından da kuvvetlendirilmiş bağlardan söz edilmesi çok ilginçtir. Çünkü gerçekten DNA zincirleri çok kuvvetli bağlardan oluşur.

Aşağıdaki alıntıda verilen bilgiler bu konuya açıklık kazandırmaktadır.

Nükleotidler birbirlerine fosfat bağlarıyla bağlanarak, şeker ve fosfat kısımlarının birbirlerini izlediği serilerden oluşan bir omurgaya sahip uzun ve dallanmış polinükleotid zincirlerini meydana getirmiştir. ‘’Kovalent ester bağları veya fosfodiester bağları olarak da bilinen bu bağlar son derece kuvvetlidir. Fosfodiester bağlarının varlığı DNA molekülünün tek zincirli yapı halinde iken bile dayanıklı ve stabil yapıda olmasını sağlar. Genetik mühendisliğinin hedeflerinden biri olan klonlama çalışmaları, doğal yolla gerçekleşmesi mümkün olmayan “ kovalent bağ kırılmalarını” gerçekleştirerek yeni türler oluşturma çabalarını içerir.
http://www.genetikbilimi.com/genbilim/dnanedir.html

Ayrıca, ayetin sonunda ‘’emsalleriyle değiştirmek’’ten bahsedilmesi yukarıdaki alıntıda bahsedilen ‘’klonlamayı’’ güçlü bir şekilde çağrıştırması ve bunun bilimsel kaynaktaki gibi güçlü bağların kırılması yoluyla gerçekleşebilmesi de bir başka ilginç durumu oluşturmaktadır.

Dikkat edilirse önce DNA harfleriyle biten şededna kelimesinin ardından   -ki şededna zaten kuvvetli anlamına geliyor - kuvvetli bağlardan söz edilmektedir. Gerçekten de hem DNA da kuvvetli bağların olması ve hemen ardından emsalleriyle değiştirilmekten bahsedilerek bunun da modern bilimde klonlamayı çağrıştırması hem de bunun klonlama olayındaki DNA bağlarla ile ilgili olması pek öyle kolay kolay rastlantı veya ‘’zorlama yorum’’ ile açıklanabilecek bir durum değildir.



26

AYETLERDE KROMOZOMA DAİR İŞARETLER

16 (Nahl)/ 13 Daha sizin için Arzdan ‘’muhtelif renklerle’’ yarattıkları neler var, elbette bunda tezekkür edecek bir kavim için bir ayet var.

16(Nahl)/ 69  Sonra meyvelerin hepsinden ye de Rabbinin müyesser kıldığı yollara koyul, içlerinden ‘’renkleri muhtelif’’ bir içecek peyda olur ki onda insanlara bir şifa vardır, her halde bunda tefekkür edecek bir kavim için elbet bir ayet var.

35(Fatır)/ 27  Görmedin mi Allah yukarıdan bir su indirdi de onunla birçok meyveler çıkardı: ‘’renkleri başka başka…
                                                        
35(Fatır)/ 28  İnsanlardan: hayvanlardan, davarlardan da böylece ‘’türlü renklileri’’ var, ancak Allah saygısını kullarından bilenler duyar, haberiniz olsun ki Allah aziz ve gafurdur.
                                            
39 (Zumer)/ 20  Görmedin mi Allahın Semadan bir su indirip de onu bir yol ile Arzda menbalara koyduğunu? Sonra onunla bir ekin çıkarır, ‘’türlü renklerle’’, sonra o heyecana gelir, bir de görürsün...
                              
Yukarıdaki Nahl suresinin ayetlerinde ve diğer ayetlerde dikkatimizi çeken konu, canlıların çeşitliliğinden bahsedilirken hep renklerinin çeşitliliğinden söz edilmesidir. Aslında canlıların çeşitleri ve sınıfları belirtilirken renkleri sadece bir ayrıntı olarak kalır. Ama ayetlerde hep renklerinin çeşitliliği üzerinde durulmaktadır. Acaba bundaki hikmet ne olabilir?

Canlılarda çeşitliliğe sebep olarak Yüce Allah’ın yarattığı şey aslında genlerdir. Bu genler DNA zincirlerinde bulunur. DNA’lar ise canlıların ‘’kromozomlar’’ındadır. Yani sonuç olarak farklı kromozom sayılarına ve dizilişlerine sahip canlılar farklı şekil ve özelliklere sahip olur.

Şimdi asıl konuya gelelim. “kromozom” kelimesinin anlamı ve kökeni hakkında şu alıntılardaki bilgileri inceleyelim.

Kromozom, Yunanca, chromos (renk), soma (vücut); DNA'nın "histon" proteinleri etrafına sarılmasıyla, yoğunlaşarak oluşturduğu, canlılarda kalıtımı sağlayan genetik birimlerdir.
http://tr.wikipedia.org/wiki/Kromozom

Kromozom, (Yunancadan: chromos = renk + soma = vücut) Her canlı gibi insan da trilyonlarca hücreden meydana gelir. Hücre, bitkisel ya da hayvansal her türlü yaşam biçiminin en küçük birimidir. Her hücre bir stoplazma ve çekirdekten meydana gelir. Çekirdeğin içinde ise kromozom adı verilen ipliksi parçalar bulunur.
http://ansiklopedi.turkcebilgi.com/Kromozom

Hemen fark edileceği üzere kromozom eski Yunancadan gelen bir kelimedir ve renk ile vücut kelimelerinin birleşiminden oluşmaktadır. Görülüyor ki, Kuran ayetlerindeki canlıların çeşitliliğiyle ilgili kısımlarda geçen ‘’renkler’’ aslında kromozomları temsil etmek için kullanılmaktır.

Özellikle Nahl suresindeki ayette renklerden bahsedilmekte fakat bu kez arıların ürettiği içeceklerin çeşitliliğini vurgulamaktadır. Renkler sözüyle kromozomların temsil edilmesi mantığını bu ayete uyguladığımızda, ilk bakışta, arıların ürettiği içeceklerle canlıların genetik özelliklerini belirleyen kromozomlar arasında bağlantı kurulması mantık dışı gelebilir. Ancak arılar söz konusu olduğunda durum değişir.
 
Bilim adamları, normalde işçi arı olacak larvanın arı sütü ile beslenmesi sonucu ana (kraliçe) arıya dönüşmesini ve ana arının işçi arıya göre 40 kat daha uzun yaşamasını, arı sütünün kimyasal yapı bakımından zenginliğine ve biyolojik aktif maddeler içirmesine bağlamaktadırlar.
http://www.erginbal.com/ari-sutu.html

Kraliçe arı larvaları, genetik özelliği açısından işçi arıların larvalarından farkı bulunmuyor. Ancak, daha fazla arı sütüyle beslendiği için diğerlerinden ayrılarak, kraliçe arıya dönüşüyor. Ömrü de 6 yıla kadar uzayabilir. İşçi arıların ömrü ise, sadece 45-60 gün oluyor. Kraliçe arı ise uzun ömürlü olmasının yanı sıra, üreme özelliği, boyut farklılığı kazanıyor.
http://www.turkcebilgi.net/haberler/kose-yazilari/apiterapi-tedavisi-yayildi-ari-sutu-ithalati-katlandi-242326.html

Arı sütü, yine arıların ürettiği bir içeceğin, bir canlının genetik yapısını ve özelliklerini değiştirmesi, o içeceğe yani arı sütüne kromozomlar gibi canlıların genetiğini belirleyen bir özellik katmaktadır. Bu da Kuran ayetlerinde canlıların çeşitliliğinden bahsedilirken kullanılan  ‘’muhtelif renkler’’ kelimesinin kromozomları temsil etmek için kullanıldığı görüşümüzü desteklemektedir.

Nahl Suresi 13. ve 69. ayetlerin her ikisinin de son cümlesinde ‘’bunda düşünen bir toplum için bir ayet (mucize) vardır’’ diye mucizelere özellikle işaret edilmesi de ayrıca dikkat çekici bir durumdur. Nahl suresine adını veren “nahl” kelimesinin arı anlamına gelmesi ve surenin 16. sure olması nedeniyle yine arının kromozom sayısına eşit bir sayı olması, (http://www.kuranca.com/) bunun Nahl suresinin özellikle renklerle, yani kromozomlara işaret eden bir surede olması bakımından da önemli bir sayısal veridir.





Sayfa: [1] 2 3
free counters